“BEN ÖĞRETMEN”




Öğretmen yazar Emine Azboz’un son kitabının adı. Bu yaz üç öğretmen yazardan kitap armağanı geldi. Öğretmenler neden yazıyor, sorusu uzun süredir zihnimi meşgul ediyor. Babam Ali Susar da seksenli yaşlarında giderayak anılarını yazmak istemişti. Sanıyorum bir iz bırakma çabasının daha da üstünde toplumu ve dünyayı değiştirme çabası.

 

Öğretmen arkadaşım, telefonda sana son kitabımı getireceğim, deyince buluşuldu, hasret giderildi, öğretmenlik anıları, memleketin halleri konuşuldu. Giderken 34. kitabını gururla takdim etti. Nasıl sevinmezsin. Ankara'da aynı okulda birlikte çalıştığımız meslektaşım son kitabıyla karşımda. Farklı bir öğretmendi Emine Azboz. Bunda Konya'daki Gavurlar Mahallesi diye anılan ilginç semtte yaşadığı ilk çocukluk yıllarının etkisi olduğunu düşünüyorum.  Sanki bir solukta yazılmış gibiydi 310 sayfalık birinci cilt, ben de bir solukta okudum.

Anılar beni 1960’lı, 70’li, 80’li yıllara götürdü. Okuyan herkes kuşkusuz o yıllardan kesitler, kendi yaşamından da izler  bulacak. Siyah önlüklü beyaz yakalı öğrencilerle mesleğe başlayanlardan Emine Azboz. Sarı yapraklı okul defterleriyle okula gelen hatta evde küçük kardeşlerine bakan, tarlada çalışan, okuldan kaçan çocukların öğretmeni. 

Bazı satırları, gülümseyerek okurken Rıfat Ilgaz'ın Hababam Sınıfı’nı anımsadım. Belleğinde nasıl da capcanlı kalmış, ayrıntılar… 

Bu anıların bazıları 1980 darbesine uzanıyor. Darbe öncesinin  ve sonrasının puslu, karanlık yanlarından söz ediyor. Okulları öğretmenleri öğrencileri cephelere ayıran vuruşturan siyasilere de cesur eleştiriler yöneltiyor. Bu anılar, bazen bilgece bir olgunluğa bürünüyor, eğitim politikalarını eleştiriyor, bazen de Hoca Nasrettinvari bir gülmeceye dönüşüyor: Sınıfta grev yapan öğrenciler, öğretmeninin masasına sessizce her gün elma bırakan meçhul öğrenci, kelikli Teberik, Fındık Kazım, sınıf kitaplığına kitap alabilmek için “fișkene” (salyangoz) toplamayı akıl eden yaratıcı çocuklar… 

Onları, yakın çevresini, sevecen bir anne üslubuyla dile getirmiş. Öğrenciliğinde ve öğretmenlik yaptığı yıllarda kendisinde iz bırakan öğretmenlere, yöneticilere de yer vermiş. Bir yandan da Türk eğitiminin ve toplumunun adım adım nereden nereye getirildiğini olaylarla kişilerle ortaya dökmüş. 

Bizim kuşak, Köy Ensütülü öğretmenlerle bir arada yaşadı. O eli öpülesi öğretmenlerden ne çok şey öğrendik. Arkadaşım, onlardan aldığı ışığı, vatana hizmet aşkını, meslek sırlarını da yansıtmış anılarında.

Biz, kızların okutulmadığı zamanlarda yaşadık çocukluğumuzu. Bu zinciri kıran gencecik bir kızın tek başına Anadolu’nun çeşitli yerlerinde hem meslek hayatında karşılaştığı sorunları hem de toplum içindeki yaşam mücadelesini içtenlikle anlatmış. Kitabın beni en çok etkileyen yanı, çocuklardaki,  öğretmenlerdeki hatta Türk insanındaki masumiyet. Birkaç istisna olay dışında, insanlardaki temizlik, saflık.

 Ben Öğretmen kitabından bir de mesaj çıkardım: Türk eğitimine siyasetin girmesi, geçmişte toplumun kutuplaşmasına, çok acı olaylar yaşanmasına yol açmıştır, Tevhidi Tedrisatın delinmesi ulusal birliği bozmuştur. Eğitim politikası, ulusal olmalıdır, ne emperyalist müdahalelerle ne de siyasi iktidarlarca değiştirilmemelidir.  


Ütopya

Arkadaşlar Dünyası Ütopyası


Arkadaşlar Dünyası Ütopyası

"… Arkadaş tutkusu bende çok güçlü. Hatta senin ütopyan ne diye sorsalar, arkadaşlar dünyası yani herkesin arkadaşı olduğu bir dünya, veyahut neyi özlüyorsun, arkadaş olmayı özlüyorum derim. Benim için arkadaş kadar hayatımda güzel ve değerli bir şey yok. " (1)

Uzun süredir zihnimde demlenen yazı nihayet yukarıdaki satırlardan sonra başlığına kavuştu: Arkadaşlar Dünyası Ütopyası. 

Arkadaşlık üzerine çok uzun süredir kafa yoranlardan biri olarak "Adım Doğu" kitabındaki bu cümlelerden çok etkilendiğimi itiraf etmeliyim. "Adım Doğu"nun okumakta olduğunuz bu yazı gibi daha birçok yazıya esin kaynağı olacağını şimdiden söyleyebilirim. 

Sokrates’in “Dostlarım, dostluk diye bir şey yoktur.” sözünü pek karamsar bulurum. Ondan daha karamsarıyla ise Yüzyıllık Yalnızlık romanında karşılaşmıştım: “İnsanın en iyi dostu, ölmüş olan dostudur.” diyordu,  Gabriel Garcia Marquez. Salah Birsel de “Kurutulmuş Felsefe Bahçesi”nde şöyle der: “Para babalarının dostu vardır, cebideliklerin, adembabaların, ölüp ölüp dirilenlerin, kapı baca açık yatanların, yüreğine ateş düşenlerin, canını dişine takanların, yüzüstü bırakılanların, meydan dayağı yiyenlerin, bastıbacakların yoktur.” 


Arkadaşlık ve dostluk üzerine yazılmış kitaplardan en çok sevdiğim Panait İstrati’nin “Arkadaş” romanıdır. Boyutu küçük fakat büyük bir eser. Etkisi ömür boyu sürenlerden. Okurun affına sığınarak romandaki iki arkadaşı, Adrien’i özellikle Mihail’i biraz ayrıntılı ele alacağım. 

Özellikle Mihail karakteri üzerinde yazar, öyle titiz çalışmış, öyle bir karakter yaratmış ki Mihail, dünyayı arkadaşlıkların dostlukların dünyasına dönüştürmek arzusu uyandırıyor insanda. 


Romanya’nın Tuna kıyısında İbrail’de 1884’te doğan, Mısır, Lübnan, Suriye ve İstanbul’u, gezen yazarımız, öyle anlaşılıyor ki bu coğrafyada hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk İslam kültüründen oldukça etkilenmiş. Romanındaki insanlar nasıl da bize benziyor. Tıpkı bizim gibi az şekerli köpüklü Türk kahvesini bir bardak su eşliğinde içiyor; çay eşliğinde saatlerce sohbet ediyor. Yokluklara, acılara dayanıklı, cefakeş ve yoksul insanlar… Zorluklara sabırla direnen, kötü bir şey yaptıklarında da özeleştiri yaparak “Kimse sevmez kötülüğü. İnsan zorla sürüklenir kötülüğe.” diyen bilge insanlar. 


Balkanlarda ve Anadolu’da yaşayanların arkadaşlığa dostluğa bakışında da benzerlikler var: “Gönülleri dostluk ateşiyle tutuşanlara ne mutlu. Yalnızlığı daha az öldürücü ve hayatı katlanır bir hale getiren yalnız odur.” diyen roman kahramanıyla “Sensiz dünya malı neylerim dostum” diyen Pir Sultan Abdal aynı kültür ikliminin insanları. 


Arkadaş romanına dönüp dönüp bakma nedenlerimden biri bu ortak kültür olsa gerek.  Mihail ve Adrien çevresinde gelişen olaylarla arkadaşlığın insan hayatındaki yerini sorgulatıyor yazar. 


Adrien, annesiyle birlikte Tuna havzasında(2) yer alan İbrail’in(3) kenar mahallesinde yaşayan, kendisine rehberlik edecek birinden yoksun, esen rüzgara kendini bırakmış yapayalnız bir gençtir. Sanki bir çölde gibi ıssızdır hayatı. Çevresindekilerin hayatla parayla ilişkileri ona ters gelmekte, sadece zengin olmak için çalışmayı, yüksek mevkilere gelmek için çabalamayı çok anlamsız bulmaktadır. Hatta zengin insanların hayatına acımaktadır. Tek derdi kafasını ve yüreğini doyurmaktır. Bu isteğini her fırsatta annesine anlatmaya çalışır, başaramaz. Çamaşır yıkayarak evi geçindiren, ele avuca sığmayan oğluna kol kanat geren annesinin tek dileği oğlunun okuyup büyük adam olmasıdır. Komşularına göre hiçbir işte dikiş tutturamamış serserinin biridir. Oysa onun özlemini çektikleri öyle masum şeylerdir ki: “Edebiyatı ve güzel sanatları sevmek; yeryüzünün güzelliklerini tatmak; insanları ezenlerin saflarında yer almamak; onun için de maddî bakımdan aza kanaat etmek; doğruluktan ayrılmamak; insanlarla kardeşçe geçinmek; iyi bir arkadaşa bağlanmak; çevresine elinden geldiği kadar iyilik yapmak…” 


Eski patronunun yeni çırağı Mihail’le karşılaşması Adrien’in ruhsal durumunu değiştirir. Sanki içindeki büyük boşluk dolmuştur. Üstü başı dökülen sefil görünümlü Mihail’in elinde Alphonse Dauet’in “Jack” romanı vardır. Fransızca roman okumaktadır Mihail. Adrien, kendisi gibi okuyan, düşünen, hayatı ve insanları sorgulayan bir arkadaş bulduğu için çok mutludur. Büyük yalnızlığından kurtulmuştur. Eski giysilerin içinde insanda merhamet uyandıracak kadar yoksul görünen Mihail’in ilginç bir yaşamöyküsü vardır. Altı dil bilen bu ilginç arkadaş, yalnızlığı sevmekte, insanlara oldukça mesafeli davranmaktadır. Adrien’e de başlangıçta mesafeli davranmıştır. Geçmişini, nereden geldiğini kim olduğunu herkesten saklamaktadır. Sadece Adrien’e anlatmıştır öyküsünü. Bu anlattıklarını sadece dostu Adrien’le paylaştığını başkalarının duymaması gerektiğini söyleyerek onu şöyle uyarır: “Şüphesiz, pek çok kimseler bizimle meşgul oluyorlar, çünkü basit insanların en büyük zevki başkalarının işlerine burunlarını sokmaktır, ama bir yaram olduğunu keşfetmemeleri için dikkatli davranın; yoksa derhal parmaklarını o yaraya sokmak için üstüme atılırlar.” 


Varlıklı bir ailenin çocuğu olmasına rağmen gurbette zorluklarla dolu bir hayatı seçen Mihail’in sefilliği, hayat mücadelesi Adrien’i fazlasıyla etkilemiştir. Ona yardım etmek ister. Mihail ise Adrien’in bu yaklaşımından tedirgin olur, onu dostça uyarır: 

"... Bir insana isteyip istemediğini sormadan zorla bir şeyler vermeye kalkıyorsunuz, buysa korkunç bir şey, çünkü insanın saydığı birinin sunduğunu alamaması elindekinin zorla alındığını görmekten bin kat daha acıdır. Buna dayanamayacağı zaman, kişiyi ta yüreğinden yaralayan şey zorla iyilik yapılmasıdır… Bir insanın elindekini zorla alabilirsin ama ona zorla bir şey veremezsin." 


İki arkadaşın, günlerce edebiyat, sanat, hayat ve insanlar üzerine uzun sohbetleri olur. Bu sohbetlerde Mihail’in hayat felsefesi gizlidir: “Zihnimiz için edebiyat, kuşun kanatları vazifesini görür: Kuş hiç şaşmadan uçuyorsa, kanatları değil, keskin gözleri sayesindedir. Şiir, sakin bir saatin sarkışıdır, şiir derken, bütün yeryüzü güzelliklerini, sanatın bütün belirtilerini, insanın sevebileceği her şeyi kastediyorum. Ama ne yazık ki şarkı söyledikten sonra yaşamak da lâzımdır, yaşamaksa hayata karşı savaşmaktır.” 


“Okumak nedir sizce? — Bir zevk. Petrov şaşırmıştı. Mihail devam etti: — Şunu bilin ki, sanattan herkes aynı şekilde zevk almaz. Onu, yemeği hazmetmek için bir likör gibi içenler vardır... Petrov derhal atıldı : — Ben bunlardan değilim. — Sanattan manevî bir zevk beklediğinize göre siz tabii onlardan üstünsünüz, ama buna erişmek için daha gidecek yolunuz var. — Nedir o yol? — Acıları gönül rızasıyla kabul etmek, onu âdeta bir kurtarıcı gibi çağırmak. Yalnız siz de, dostumuz Adrian da yeteri kadar çile çekmemişsiniz.” 


Mihail’in dünya malına, zenginliklere, paraya bakışı sıradan insanlardan çok farklıdır: “Sefil para! Hemen çıktın mı ortaya? Dostluğun ellerini kirletmeye ve seni hor gören iki adamın hayatlarını zehirlemeye hemen başladın mı? Bu yeni doğan kardeşlik yuvasına geçimsizlik kundağını sokmak, insanlar arasındaki münasebetlerde ilk ve son şart olduğunu ve elinden hiçbir şeyin kurtulamayacağını ispat etmek mi istiyorsun? Bayağı bir kafanın çirkef keşfi!”

Parayı sevmeyen, yoksulluğun en koyusunu yaşadığı halde içinde nefretten eser bulunmayan, elindekileri kendinden daha yoksullarla özellikle çocuklarla paylaşmaktan mutlu olan, yetingen biridir Mihail. Parasıyla malıyla mülküyle övünen fakat hayatı, adaletsizlikleri sorgulamadan yaşayanlar, Mihail’in gözünde asıl acınası insanlardır. Mihail, Anadolu’nun dervişlerine nasıl da benziyor.

Roman, arkadaşlık, hayatın anlamı üzerinde okuru derin düşüncelerle  baş başa bırakarak bitiyor. Aslında zihnimizde bitmiyor… 

Panait İstrati, liman işçilerini, kimsesiz çocukları, kenar semtlerin yoksullarını Mihail ve Adrien’in gözüyle aktarırken okurun kendi hayatıyla çevresindeki hayatlarla yüzleşmesini sağlıyor.  Balkanların Gorki’si olarak olarak anılan Panait İstrati insanı anlatıyor.  “Ben, yalnız bir şey, bir tek kardeşlik tanırım: İyilik ve kötülükte aynı duygulara tâbi olan insanların kardeşliği.” diyebilen Mihail gibi insanlara ne çok ihtiyacımız var. Onun gibi dost ve arkadaş canlısı insanlar dünyamızın tek umudu. 


Herkesin arkadaş olduğu bir dünya, ütopya da olsa hayali bile heyecan verici. Böyle bir dünya için çalışanlara selam olsun. 


Not: Aydınlık Gazetesinde 15 Mart 2024 tarihinde yayınlandı.

https://www.aydinlik.com.tr/haber/arkadaslar-dunyasi-utopyasi-460276


(1)Adım Doğu, Aslıhan Türel, sayfa 346, Kaynak Yayınları. 

 

(2)Tuna havzası, bilhassa XIV. yüzyıl ortalarından itibaren de Balkan coğrafyasında hâkimiyetini tesis etmek, batı ve kuzey sınırlarında ilerleyişini sağlamak üzere, fonksiyonel olarak Osmanlı fütuhatının en stratejik hedefleri arasında yerini almıştı. Askeri ve siyasi koşullar sebebiyle Osmanlıların Tuna ve hinterlandında sağladığı hâkimiyet, sürekli ancak kontrollü bir ilerleyişle mümkün olmuştur. Nitekim kıyı hattında Kili, Tolcı, Hırsova, İbrail, İsakçı, Maçin, Niğbolu, Yergöğü, Belgrad ve Budin gibi birçok şehir, XVI. yüzyıl ortalarına kadar Osmanlı idaresi altına girmiş ve nihayet, Budin’den itibaren Karadeniz’e kadar Tuna Nehri üzerinde tam manasıyla bir Osmanlı hâkimiyeti tesis edilmişti. Sağladığı ekonomik katkıların yanında Tuna hattı, XVIII. yüzyıla kadar Osmanlıların giriştiği tüm seferlerde, bilhassa askeri tedarik ve lojistik üs olarak kullanılmıştı." Hakan Engin, doktora tezi. 


 3)İbrail: “1538 yılındaki Boğdan Seferi’ni müteakiben Osmanlı idaresine giren İbrail, XVIII. yüzyıldan itibaren stratejik önem taşıyan kuzey ve batı sınırlarının tamamında olduğu gibi, askeri bakımdan son derece hassas bir şekilde teşkilat ve tahkimat olarak güçlendirilmiştir. Osmanlı fethini müteakiben taştan inşa edilen İbrail Kalesi, XVIII. yüzyıl başlarından 1829 yılında Osmanlı idaresinden çıkana kadar cereyan eden tüm savaşlarda, Rus ordusunun stratejik hedeflerinden biri haline gelmiştir.” Hakan Engin, Tuna Savunma Hattında Bir Osmanlı İstihkamı.  https://dspace.trakya.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/trakya/8053/0188073.pdf?sequence=1







"İş İstiyoruz, Üretmek İstiyoruz"

 “İŞ İSTİYORUZ, ÜRETMEK İSTİYORUZ”


Söyleyecek sözleri var, istekleri var, idealleri var… 

Gençlerimiz, 62 üniversite topluluğu öncülüğünde “Çalışan Gençlik Üreten Türkiye” kurultayında toplandılar. Umutlarını, coşkularını, dileklerini büyük bir özgüvenle dile getirdiler. 

Türkiye’nin ekonomisine, sorunlarına meğer ne çok kafa yormuşlar… Onları dinlerken bunca donanımı ne çabuk elde ettiler, ne zaman büyüdüler, diye düşünmekten kendimi alamadım. Anadolu’nun tarihsel birikimine olan inancım daha da arttı. 

Bu gençlerle ne büyük işler yapılır. Gözleri Türkiye’nin geleceğinde, zekası keskin, bilgisi derin, halkın sorunlarına duyarlı, vatansever bir gençlik. Daha ne isteriz.

Onları dinlerken, yıllar önce okuduğum bir roman aklıma geldi: Zenciler Birbirine Benzemez.

Bu romanda Attila İlhan, arayış içinde olan gençleri anlatıyordu.  Yugoslavya’dan, İspanya’dan, Mısır’dan hatta Çin’den Paris’e giden… 

Örneğin Türkiye’den giden Mehmet Ali, İstanbul’da dünyaya gelmiş, annesi hizmetçi, yetiştirme yurdunda büyümüş, meslek lisesini bitirdikten sonra bir dükkanda çırak olarak çalışmış, daha sonra kendi işyerini açmıştır. 

Mehmet Ali’yi İstanbul’dan Paris’e götüren nedenlere girmeyeceğim.  Orada kendisi gibi arayış içinde birçok yabancı gençle tanışır. Hiçbiri ümit ettiği hayata kavuşamamış bu gençler orada gene mutsuzdur, işsizdir, daha iyi bir hayat umudunu yitirmiştir ve çaresizdir.     

Yol parası toplayacak imkanı dahi olmadığından vatanına dönemeyenler için bir kurtuluş yolu vardır: Fransa’nın denizaşırı ülkelerdeki sömürgelerine lejyoner (paralı asker) olmak…

Lejyonerlik, Zenciler Birbirine Benzemez romanını okuduğumda hiç dikkatimi çekmemişti. Yaptığım  küçük bir araştırma sonucunda şu bilgilere ulaştım:

Fransa’nın 2021 yılında hala lejyoner asker aradığını, başvuru kabul ettiğini, 2014 yılı itibariyle Fransız Yabancı Lejyonu üyelerini Afganistan ve Güney Amerika'ya gönderdiğini, 18-40 yaş arası erkekleri tercih ettiğini, başvuranları sıkı bir seçimden geçirdiğini, zorlu bir askeri eğitim verdiğini ve onlara oldukça parlak maddi olanaklar sağladığını… (1)

 

Günümüzde Fransa dışındaki emperyalist ülkelerin hangileri lejyoner asker alıyor, araştırma konusu.

Uzun bir süredir, Ege ve Akdeniz’in hemen her gün Batı sevdalısı birçok insana mezar oluşunu acı duyarak izliyoruz. Bu düzensiz göçmenlerden, Avrupa ülkelerine ulaşabilenlerin  nasıl bir hayatı oldu, aralarında lejyoner olanlar çıktı mı? 

Emperyalistlerin insanlık değerlerini ayaklar altına aldığı, özgürlük, eşitlik adalet, insan hakları gibi kavramları Aylan Bebeklerle denizlere gömdüğü bir süreçten geçiyoruz. Cemal Süreya usta ne güzel söyler: 


“Ben nereye gittimse bütün zulumlardı

Bütün açlıklardı kavgalardı gördüğüm

Kötülüklerin büsbütün egemen olduğu 

Namussuz bir çağ bu biliyorsun”


Evet biliyoruz ve inanıyoruz insanlık bu tuhaf süreci de aşacak. 

Kurultayda gençlerimizi izlerken  içimiz umutla güvenle doldu. 

Türkiye’nin ve bölgemizin hatta dünyanın yaşadığı olağanüstü koşulları anlayan ve vatanına sahip çıkan bu gençlerimizin tercihi vatanında çalışmak, üretmek.  

Gençlerimizi küstürmeyelim.  Hem vatanımız kalkınsın, şenlensin hem de gençlerimiz vatanında mutlu olsunlar. Emekleri, emperyalistlerin kirli emellerine alet olan lejyonerlerinki gibi ölüm değil bu topraklara hayat getirsin. 



(1) https://tr.wikipedia.org/wiki/Frans%C4%B1z_Yabanc%C4%B1_Lejyonu

Yazı, 17 Ocak 2022'de Aydınlık'ta yayınlandı.




 



ZENCİLER BİRBİRİNE BENZEMEZ*


Kitabı bir solukta bitirdikten sonra kendi kendime “Tanrım, bu romandaki Mehmet Ali’ye benzeyen ne çok genç var, ülkemde hatta dünyada, diye hayıflandığımı hatırlıyorum. Vatanında bulamadıklarını yabancı bir ülkede, Fransa'da aramaya giden gençlerden birini anlatıyordu bu romanda Attila İlhan.

Öğretmenlik yıllarımdan tanıdığım, yoksulluğuna bir de ana baba yokluğu eklenen, çoğu kez çalıştığı atölyede yatıp kalkan, içindeki boşluğu ne yapsa dolduramayan sayısız çocuktan biri.

Usta yazarımız, Zenciler Birbirine Benzemez, romanıyla bizi 1950’lerin Paris’ine götürüyor. İkinci Dünya Savaşı bitmiştir. Savaşın mağlupları İtalya, Japonya ve Almanya işgal edilmiş; SSCB(Sovyet sosyalist Cumhuriyetler Birliği) Doğu Avrupa’yı Alman işgalinden kurtardığı için Avrupa’da büyük bir güç haline gelmiştir. Avrupa siyasi mültecilerle dolmuştur. İşte bu ortamda Attila İlhan, Fransa’ya farklı umutlarla gelmiş bir grup genci, Paris’te yakından tanıma fırsatı bulmuştur. Siyasi ya da ekonomik nedenlerle Fransa’ya giden Mısırlı El Barudi, İspanyol Hernandez, Yugoslavya’dan antikomünist Yankoviç, Çinli Chang bunlardan bazılarıdır… Her biri farklı bir coğrafyadan farklı kültürlerden gelmiştir.

Romanın kahramanı Mehmet Ali, İstanbul’da yetişmiştir. Aslında doğuludur fakat iç dünyasında doğuyla batının çatıştığını görürüz. Kendisini “toplumun tükürdüğü adam” sözleriyle tanımlayan Mehmet Ali, bir aylık turist vizesiyle gelmiştir Paris’e. Yaşamı yokluk ve yoksunluklarla geçmiştir. Yetimler yurdunda geçmiştir çocukluğu. Çok sigara içer, içkisiz edemez. Babasını hiç tanımamıştır. Hiç tanımadığı babasından nefret etmektedir, Mehmet Ali.

Sıcak bir yuvada geçmeyen çocukluk, yatılı okulların içini üşüten soğukluğu, onun içinde büyük bir boşluk yaratmıştır. Günün birinde bu boşluk, okulun kapıcısı Rüstem Ağa’nın sayesinde dolar: “Rüstem Ağa aldı bizi Allah’a götürdü... Eksikliğimiz birden değilse bile ağır ağır yükselen bir deniz gelmiş de bir kıyı mağarasını doldurmuş gibi tamamlanmıştı.” Mehmet Ali için namazlı oruçlu inanç günleri başlar. Her şey yoluna girecektir, İtaatkar olmak gerekir, sabırlı namuslu olmak... 

Tevekkül günlerinin huzuru kısa sürer. Kendisi gibi yatılı okuyan ve tüm yakınlarını depremde kaybeden, Sadettin’in, veremden ölmesi, Mehmet Ali’nin iç dünyasında bir deprem etkisi yaratır. Geleceğe ilişkin tüm umutlarını, ve inançlarını yitirir. Artık dünyasına nefret, güvensizlik, amaçsızlık, umutsuzluk egemen olmuştur. İsyankar biri olur.

Karaköy’de bir atölyede çıraklık yapan, aynı işyerinde geceleri de kalan Mehmet Ali, askerlik dönüşü, kendi işyerini açar. Bugünlerde solcu gençlerle tanışır. Onlarla zaman geçirmeye başlar. Bunlar, orta sınıfa mensup ailelerin çocuklarıdır. Aynı siyasi görüşü paylaştığı bu gençlerle arasında ne çok uçurum vardır… Örneğin Süreyya’nın, kendisine aşağılayarak bakan biri olduğunu hisseder. Mehmet Ali gerçek bir emekçidir, yokluklardan geçip gelmiştir. Bu solcu gençlerin geldikleri yer, yürüdükleri yol, yaşam çizgileri çok farklıdır. Adları bile geldikleri kesimin aynasıdır: Ecet, Lale, Süreyya… Mehmet Ali, kendisi gibi emekçileri kurtarmaya soyunan bu gençlerin aslında kendi hayatlarını kurtaramamış olduğunu, üretimden kopuk hayatını görür ve yeni düş kırıklıkları yaşar.

Kendini arama yolculuğu, onu Paris’e kadar götürür. Yarım yamalak Fransızcası ile iletişim kurabildiği kadar otelde tanıştığı bu genç insanları tanımaya çalışır. Onlar da kendi ülkelerinin Mehmet Alileri, yazarımızın sözüyle "zencileridir".

Paris'te, arkadaşlıklar, dostluklar yüzeyseldir. Paralar bitince aşklar da bitmektedir. Yalnızlık ve ekonomik sorunlar, hemen herkes için sıradanlaşmıştır. Ortak konuşma konuları işsizlik, nerede nasıl iş başvurusu yapılacağıdır. Paris’te konaklayan yabancılardan belediyenin izniyle sokaklarda kağıt toplama işi bulan şanslı sayılmaktadır!

Vize süresi ve parası biten bu Afrika, Asya, İspanya, Avrupa kökenli gençleri, nasıl bir yazgı beklemektedir?

Başvurulacak çarelerden biri de Afrika’da bir Fransız sömürgesinde lejyoner asker (paralı yabancı asker) olmaktır.

Attila İlhan, Paris’te buluşturduğu gençlerin sonunun ne olacağını okurun hayal gücüne bırakır. Yazarımızın, 1953’te yayınlanan ilk romanı Sokaktaki Adam, ikinci romanı Zenciler Birbirine Benzemez ve Kurtlar Sofrası bir üçlemeyi oluşturur.

Zenciler Birbirine Benzemez, bir yönüyle Attila İlhan’ın emperyalist Batı karşıtı dünya görüşünün dışa vurulduğu bir gençlik romanıdır. Çağdaşlaşmayı Batılılaşmak olarak anlayan Mehmet Ali gibi gençlerin Paris’te karşılaştığı, bambaşka bir Batı’dır, onların sandığı hayal ettiği Batı değildir.

Bu saptamamızı, Attila İlhan’ın Hangi Batı adlı kitabındaki şu satırlar doğruluyor: “...Fransa’yı yabancılar ya romanlarından ya film ve şarkılarından tanır ve yanlış tanır. Bu yanlışlık hiç değilse bizim kuşağın aydınlarını Paris’lere gelip acı düşbozumları yaşamaya götürmüştür… Bizim gerçek İstanbul ile tenha Anadolu kasabalarının tozlu hanlarında destanlaşan İstanbul arasında ne ağır bir fark varsa, gerçek Paris’le dünyanın dört bir ucunda ünü dolaşan ‘rivayet’ Paris arasında o kadar ağır bir fark vardır.”(1)

“Evet bu şehir, 1789’un 1848’in şehridir; evet gerçeküstücüler olsun varoluşçular olsun ilk kavgalarını bu şehirde vermişlerdir; ama bu özgürlükler yatağı Paris’te bugün bile metro istasyonlarına “kahrolsun zenciler, kahrolsun Yahudiler” diye karanlık parolalar çiziktiren Parisliler de yaşar; muhalefet gazetelerinde otuz yıldır yeni bir tek hastane yapılmamış olduğunu ya da şehrin üçte bir binasında banyo bulunmadığını okursunuz. Ya Etoile Meydanı’nda metro ıskaraları üzerine yatmış kafayı çeken hane-berduş takımı ya yabancıları, turist bile olsa hor gören otelci ve garsonları, sizi dakika başında, kafanızdaki yanlış bir Paris fikrini düzeltmeye zorlar durur.” (2)

Attila İlhan, Hangi Batı'da Fransa'daki alt-proletaryadan söz eder. Zenciler Birbirine Benzemez'deki kişilerden bazıları işte bu alt-proletarya adayıdır. "İspanyollar, Portekizliler, Kuzey Afrikalı Müslümanlar, zenciler! Gerçekte bu adsız emekçiler, o cakalı grevlerini gazetelerde okuduğumuz Fransız işçi sınıfının altında bir çeşit alt-proletarya tabakasını oluşturuyorlar. Bir bakanın, biraz da övünerek dediği gibi Fransa'nın yabancı el emeğine ihtiyacı var; zira Fransız işçileri bazı işleri haysiyetine uygun görmediğinden, istemiyor, çalışmıyor." (3)

Ve Fransa'daki Afrika: "Şafakla Paris'e şöyle bir çıkın, şehri temizleyen çöpçülerin hep Afrika'nın bu bahtsız çocukları olduğunu göreceksiniz." (4)

Romanlarını tarihsel bir zemine oturtan yazarımızın Paris’ten ve İstanbul’dan izler taşıyan romanı bugün de bize ilham veriyor.


*Zenciler Birbirine Benzemez, Attila İlhan

(1) Hangi Batı, sayfa 28, Attila İlhan

(2) Age, sayfa 28-29
(3-4) Age, sayfa 51

Rifat Börekçi'den Ali Erbaş'a Diyanet İşleri Başkanları







Rifat Börekçi adı biz Cumhuriyet çocuklarına o meşhur fetvayı hatırlatır: Şeyhülislam Dürrizade’nin Mustafa Kemal ve Kuvayı Milliyecilerin katli vaciptir fetvasına meydan okuyan fetva.

Bilmem duydunuz mu Atatürk’ün ona bir mektubunda “Benim Sevgili Arkadaşım”* dediğini. Ercan Dolapçı arkadaşımız Aydınlık’ta yazmıştı. Yani ihtilalci, yani o zamanki deyişle “İttihatçı” din adamı. Yani Birinci Meclis’teki 62 din adamından birisi.

Ankara’da Müdafai Hukuk Cemiyeti’ni kuran ve başkanlığını yapan önde gelen kuvvacılar gibi İstanbul Sıkıyönetim Harp Divanında idama mahkum edilen, vatansever gerçek din adamı.

Vatan savunması için Kuvayı Milliyecilerle birlikte çalıştığı için 1920 yılında müftülük görevinden azledilip “asi” ilan edilen, boynunda idam fermanıyla Anadolu’da Kurtuluş Savaşını örgütleyenlerden biri. O fetva ki, Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde yurdun her tarafına dağıtılmış, okul yüzü görmemiş Anadolu insanını milli mücadele etrafında toplanmasında etkili olmuş.

Rifat Börekçi, Halife padişaha başkaldıran Mustafa Kemal’in hep yanında olmuş.

23 Nisan 1920’de ilk mecliste Menteşe milletvekili olduğu halde Ankara Hükümeti'nin kendisine iade ettiği Ankara Müftülüğü görevini tercih etmiş. 3 Mart 1924’te Şeriye ve Evkaf Vekaleti’nin kaldırılmasından kısa bir süre sonra kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı'nın ilk başkanı olmuş, 31 Mart 1924’te getirildiği bu görevi 1941’de ölünceye kadar yerine getirmiş.

O kıtlık yıllarında çaya kahveye koyacak şekeri bulamayan fakat bunca yokluğa karşın bir ölüm kalım savaşını örgütlemeye çalışan Mustafa Kemal ve dava arkadaşlarına kefen parası için ayırdığı parayı getiren soylu insan.

Devrime sadece kendisi değil eşi de katılmış. Eşi, Samiye Börekçi, Ankara belediye Meclisi’ne seçilen ilk kadın üyelerimizden.

Tarih onu böyle anlatıyor.

Ali Erbaş’ı tarih nasıl yazacak?

Savaş yıllarının yokluğunu yoksulluğunu çekmemiş, Atatürk'ün kurtardığı vatanın üniversitelerinde okumuş, üstüne profesör olmuş, bunun üstüne Atatürk'ün kurduğu Diyanet İşlerine Başkan olmuş…

2020'de 11.5 milyar TL bütçesi olan Diyanet İşlerinin zırhlı araca binen başkanı olmuş.

Kalkmış, LOZAN ANTLAŞMASI'nın yıldönümünde vatanı kurtaran Atamıza, üstü kapalı, lanet okuyor: "Fatih Sultan Mehmet Ayasofya'yı cami olması için vakfetti. Bizim inancımızda vakıf malı dokunulmazdır, dokunanı yakar! Vakfedenin şartını çiğneyen lanete uğrar."

Tarihe bu sözleriyle geçecek Diyanet İşleri Başkanı: 24 Temmuz 2020 gününde, ibadete açılan Ayasofya’da ilk cuma namazında Atatürk’ü ima ederek lanet okuyan Diyanet İşleri Başkanı… Gönül ister ki görevden alınsın, ya da istifa etsin.

Emperyalizmin pençesindeki bir ulusun halidir halimiz. Hiç süphem yok, emperyalizmi kovup tam bağımsız bir ülke olduğumuzda o makamda yeniden canını da kefen parasını da vatan için feda edecek din adamları göreceğiz.

*ATABE, Cilt, 23, s. 338

Birinci Meclis Eşsizdir




Tarihe mal olmuş o fotoğrafa bakıyorum: Sarıklı, sakallı hocalarla, pırıl pırıl üniformalı askerler; külahlı ağalarla, aşiret beyleri; tarikat babalarıyla Avrupa’da yüksek öğrenim görmüş, yabancı dil bilen modern gençler yan yana.

Çiftçi, tüccar, gazeteci, bankacı, avukat, doktor, mühendis, işçi, asker, yan yana. Yaşlarına bakıyoruz: Her yaştan milletvekili var, kırk yaş altındakilerin sayısı ise meclisin yarısından fazla.

İdeolojilerine bakıyoruz: Çoğunluğu Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk Cemiyeti temsilcileri; onların yanında

İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleri ve Meclisi Mebusan’dan gelenler...

Sosyalist görüşü benimseyenler de var; Islahatçılar ve mukaddesatçılar da…

Dört kadınla evlenme hakkı tanınması için yasa tasarısı hazırlayan da var; kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilsin diyen de.

Her yaştan her sosyal kesimden her ideolojiden insan yan yana; fakat hepsini bir arada tutan, tüm ideolojilerin üstünde yazılı olmayan bir üst yasa var: KUVAYI MİLLİYE RUHU!

Birinci Meclis’e hakim olan bu ruh, meclisin tüm yasa ve eylemlerinin kaynağıydı.

Bu ruh vicdanlara kazınmış en yüce yasa hükmündeydi.

Bu ruh ‘tam bağımsızlık’ ilkesini, devletin temeline kazıyan ruhtu.

BİRİNCİ MECLİS işte bu ruh nedeniyle eşsizdir.

BİRİNCİ MECLİS, İşgalci emperyalist devletlere meydan okuduğu için eşsizdir; BİRİNCİ MECLİS, kurucu meclis olduğu için, milletin kaderini belirleyen meclis olduğu için eşsizdir.

O, İstiklal Savaşını kazanan Gazi Meclis’tir.

Yüz yıl önce vatan için bağımsızlık için bir araya gelen Türk milletinin özünde bugün de ÖNCE VATAN diyen cevher yaşamaktadır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 100. Yılı kutlu olsun.

23 Nisan 2020

24 Nisan'larda Görevimiz


1915 olayları birçok ülkede “soykırım” olarak tanındı. Ülkemizde de bazı küçük gruplar her yıl ‘soykırımla yüzleşme’ toplantıları yapıyor ve ne acıdır ki bu toplantılar medyada yer buluyor.

TBMM’nin açılışının 100. yılını kutladığımız bugünlerde gönül huzuruyla söyleyebiliriz: Perinçek-İsviçre Kararıyla Ermeni Soykırımı Yalanı tarihe gömülmüştür.

Sabırla bıkmadan yurttaşlarımıza anlatmaya devam edeceğiz. Hükümetler, belediyeler, üniversiteler, gazeteler, televizyonlar bu görevi yeterince yapmıyorsa, tek tek bireyler olarak bizler görev edineceğiz; çünkü emperyalizm vazgeçmiyor, fırsat kolluyor ve her zaman işbirlikçi bulabiliyor.

Konuyla ilgili AİHM kararlarına geçmeden önce soykırım kavramı üzerinde duralım:

“Soykırım” hukuki bir terimdir, “katliam, kırım, karşılıklı kırım” gibi kavramlardan farklıdır.
Birleşmiş Milletler 1948 sözleşmesine göre soykırım suçunun işlendiğine Uluslararası Ceza Mahkemesi veya suçun işlendiği ülkenin mahkemesi yani yetkili mahkeme karar verebilir.

Bu nedenle 1915 olayları soykırım olarak nitelendirilemez.

Almanya’da Yahudi soykırımı (Holokost 1941-1945) yapanlar yargılanmış ve yetkili mahkemelerde soykırım yaptıkları hükme bağlanmıştır. Oysa 1915 olayları için böyle bir yargı kararı yoktur.

Ceza hukukunun temel kuralı şudur: Kanunsuz suç olmaz.

Soykırım suçu 1948’de Birleşmiş Milletler Sözleşmesiyle kabul edildiği için bu tarihten önce gerçekleşmiş olan 1915 olayları soykırım olarak nitelendirilemez.

Bu ön bilgilerden sonra 1915 olaylarını açıklığa kavuşturan mahkeme kararlarını hatırlayalım:

Birinci karar:
AİHM 2. Dairesinin 17 Aralık 2013 tarihli Perinçek-İsviçre Davası kararı.

İkinci karar:
AİHM Büyük Dairesinin 15 Ekim 2015 tarihli kararı.

Üçüncü karar:
AİHM’in 28 Kasım 2017 tarihli kararı.

Türk ve dünya hukuk tarihine geçen bu önemli mahkeme kararları, başta hukuk doktoru sayın Doğu Perinçek’in akılcı stratejisinin ve Türk hukukunun zaferidir. Tıpkı Bozkurt-Lotus Davası gibi… Emeği geçenlerle gurur duyuyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti böyle hukuk zaferleri kazanabiliyorsa bunu Cumhuriyetin akıl ve bilimle atılmış sağlam temellerine borçluyuz.

https://www.kaynakyayinlari.com/perincek-isvicre-davasi-p362605.html











Belediyeler, Macron ve Soykırım Yalanı

Gençlik yıllarımızda her 24 Nisan tedirgin bir bekleyişle geçerdi. 23 Nisan coşkusuna gölge düşüren sancılı bir bekleyiş: Avrupa, Amerika 24 Nisan için ne diyecek?

Bu sene, Fransız Cumhurbaşkanı Macron’un, 24 Nisan’ı Ermeni Soykırımı’nı anma günü ilan edeceğini öğrenince nedense hiç etkilenmedik. Geçmişte olduğu gibi kaygıyla değil şaşkınlıkla izledik; telaşlanmadık da.  Zaten kendisine gereken cevap her düzeyde yeterince verildi.

Sadece merak ettik…

Victor Hugo’nun, Jan Jak Russo’nun, Jean Paul Sartre’ın Fransasında hukuka bu kadar uzak düşen bir cumhurbaşkanı nasıl olabilir?

Sıradan bir vatandaşın bile anladığı AİHM kararını, sayın Macron, acaba hangi gizli amaçlarla görmezden geldi? Sadece kendisini değil Fransız halkını da neden gülünç duruma düşürdü?

Bu sorular zihnimizi meşgul ederken bir yandan da özeleştiri yapma fırsatı bulduk. Peki, biz, milletçe bu hukuk zaferini takdir edebildik mi? İnsanımıza anlatabildik mi?

Hükümet, üniversitelerimiz, hukuk fakültelerimiz, aydınlarımız, sanatçılarımız bu konuda üzerine düşen görevi yerine getirdi mi? Bu sorulara evet, diyebilseydik Macron, AİHM kararından(2013) altı yıl sonra yukarıdaki sözleri söyleyemezdi. Doğu Perinçek, adı geçince nedense bazılarının aklına hala “çiçek” geliyorsa vah Türkiye’nin haline. Sen Ermeni diyasporasını karşına al, uluslararası bir mahkemede zafer kazan, Türk milletinin alnındaki “soykırımcı” iftirasını sil, sonra yurttaşların bunu görmediği gibi, anlamadıkları, aslını bilmedikleri bir küçük ayrıntıyla seni ansınlar. Bu vatanı sevmek ne kadar zor ve acılı…

Sabırla bıkmadan yurttaşlarımıza anlatmaya devam edeceğiz. Hükümet, medya … bu işi yapmıyorsa belediyeler, siviltoplum örgütleri, tek tek bireyler yapacak.

Sayın Macron’a da bir kez daha hatırlatalım. Sayın Macron, o hikaye bitti.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Perinçek-İsviçre davası kararını, eğer okumadıysanız, inceleyiniz ya da hukukçulardan bilgi alınız.

Hukuk tarihine geçen bu önemli AİHM kararını, sizin gibi görmezden gelenler için tekrarlayalım:

“Soykırım” hukuki bir terim olup “katliam, kırım, karşılıklı kırım” gibi kavramlardan farklıdır.

Birleşmiş Milletler 1948 sözleşmesine göre soykırım suçunun işlendiğine Uluslararası Ceza Mahkemesi veya suçun işlendiği ülkenin mahkemesi(yetkili mahkeme) karar verebilir.

Bu nedenle 1915 olayları soykırım olarak nitelendirilemez.

Yahudi soykırımı yapanlar yargılanmış, yetkili mahkemelerde soykırım yaptıkları hükme bağlanmıştır. Oysa 1915 olayları için böyle bir yargı kararı yoktur.

Ceza hukukunun temel kuralı şudur: Kanunsuz suç olmaz.

"Soykırım" suçu 1948’de Birleşmiş Milletler Sözleşmesi ile kabul edildiği için bu tarihten önce gerçekleşmiş olan 1915 olayları soykırım olarak nitelendirilemez.

Bu ön bilgilerden sonra mahkeme kararlarını hatırlayalım:

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin üç ayrı kararı ile 1915 olayları açıklığa kavuşturulmuş ve 100 yıllık yalanı tarihe gömmüştür.

Birinci karar:

AİHM 2. Dairesinin Perinçek-İsviçre Davası Kararı(17 Aralık 2013)

İkinci karar:

AİHM Büyük Dairesinin Kararı(15 Ekim 2015)

Üçüncü karar:

AİHM’in 28 Kasım 2017 tarihli kararı.

Türk ve dünya hukuk tarihine geçen bu önemli karar, başta hukuk doktoru sayın Doğu Perinçek’in akılcı stratejisinin ve Türk hukukunun zaferidir. Tıpkı Bozkurt-Lotus Davası gibi… Emeği geçenlerle gurur duyuyoruz.

Artık hukuk tarihimizde Bozkurt - Lotus Davası yanında gururla anacağımız bir hukuk zaferimiz daha var: Perinçek - İsviçre Davası.

Türkiye Cumhuriyeti bunca saldırı karşısında bugün ayakta kalabiliyorsa böyle hukuk zaferleri kazanabiliyorsa bunu Cumhuriyetin akıl ve bilimle atılmış sağlam temellerine borçluyuz.

Benim manevi mirasım akıl ve bilimdir diyen eşsiz önderimize bu vesileyle şükranlarımızı bir kez daha sunuyoruz.


https://www.aydinlik.com.tr/macron-24-nisan-i-ermeni-soykirimini-anma-gunu-olarak-ilan-etti-dunya-subat-2019

https://www.kaynakyayinlari.com/perincek-isvicre-davasi-p362605.html



Afet İnan’dan Özgecan Aslan’a Nasıl Geldik?

Neredeyse her gün bir kadın cinayeti haberi düşüyor gündeme. Ağıt yakmak yetmiyor. Ne yapmalı?

Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu(1) son üç yılda 1.184 kadınımızın öldürüldüğü bilgisini paylaştı. Son iki yılda kadın cinayetleri yüzde otuz artmış...

Ne yazık ki kadınlarımızı, kızlarımızı koruyamıyoruz.
Gelenekler, toplum yapısı, kızlarımızın yetişme süreci, ailenin kız çocuklarıyla ilgili tutumu, cinsiyet ayrımcılığı, ailenin sosyo ekonomik yapısı…
Tüm bu saydıklarımız kadın cinayetlerinde etkili; fakat Atatürk döneminde bu saydığımız koşullar daha mı iyiydi?

Yurt dışında bile kadınımızın canını, onurunu koruyan körpe cumhuriyet, neden koruyamıyor bugün?
Evet, yasalarımız, uluslararası yasalar, kadınlarımızın haklarını, can güvenliğini koruma altına aldı fakat bu yetmiyor. Uygulamadan kaynaklanan sorunlarımız var. Kadınlarımızın sorunlarına belediyeler yeterince önem veriyor mu?

Sığınma evleri, kadınlara hizmet veren konuk evleri yeterli mi?

Kadın istihdamında ne durumdayız?

Çalışan kadının başta kreş olmak üzere öteki sorunları çözüldü mü?

Hükümetlere, güvenlik görevlilerine, üniversitelere, yayın araçlarına, meslek örgütlerine, belediyelere hatta her bireye iş düşüyor.

En büyük görev ise belediyelere düşüyor. Belediyeler, kadınlara bir telefon kadar yakın olmak zorunda.

Atatürk’ten, çağdaş, laik, kamucu, devrimci Cumhuriyet’ten uzaklaşmanın bedelini kadınlarımız ödüyor. Öksüz bir Selanik göçmeninden Afet İnan(2) gibi bir bilim kadını yaratan Atatürk cumhuriyetinden Özgecan kızımız gibi üniversite öğrencilerini koruyamayan bir Cumhuriyet’e nasıl geldik? Vah bize! 11 Şubat 2019

(1) 9 Şubat 2019 tarihli Aydınlık Gazetesi
(2) Mazlumlar Coğrafyası Avrasya’nın Öncü kadınlarından, Afet İnan, Müzeyyen Susar.

Şiddetin Tanımı ve Kapsamı



Şiddet, dar anlamda, bir kişiye güç ve baskı uygulayarak isteği dışında bir şey yapmak veya yaptırmaktır, geniş anlamda ise insanların doğrudan veya dolaylı olarak bedensel veya manevi bütünlüğüne, mallarına, kültürel değerlerine zarar verecek şekilde davranmaktır.

Şiddeti Nasıl Tanıyabiliriz?

Şiddet, farklı biçimlerde karşımıza çıkabilir.
Doğrudan fiziksel saldırı biçiminde görülebilir: Öldürme, dövme, tokatlama, tekmeleme, evden kovma, itme, boğazına sarılma, eline geçirdiği cisimle saldırma…

Şiddet üstün teknolojik araçlarla ya da dolaylı biçimde uygulanabilir, zamana yayılmış olarak uygulanabilir: Açlıktan ölmeye terk etmek, yetersiz beslenme koşulları yaratmak.

İhmali davranışlarla uygulanabilir: Çocuk ve yaşlıların yiyecek, barınma, güvenlik, temizlik ihtiyaçlarının yeterli olarak sağlanmaması...
Duygusal, psikolojik istismar biçiminde şiddet uygulanabilir: Aşağılama, sürekli eleştirme, sevgi ve şefkat göstermeme, küçümseme, kişinin kendine güvenini yitirmesini neden olacak sözler söyleme...

Ekonomik istismar biçiminde uygulanabilir: Harçlık vermemek, çalışmasını önlemek, para harcamasına engel olmak, parasını elinden almak ...

Cinsel istismar biçiminde uygulanabilir:

Cinsel ilişkiye zorlamak, olağan dışı ilişkilere zorlamak...

Tehdit biçiminde şiddet uygulanabilir:

Dayakla, ölümle, intiharla tehdit etmek...

Hareket özgürlüğünü kısıtlamak, ailesi veya arkadaşlarıyla görüşmesini engellemek...

Dünyada Şiddetin Yaygınlığı


Şiddet sandığımızdan daha yaygındır, yapılan araştırmalar bunu kanıtlamaktadır.

Cinayete kurban giden kadınların yüzde kırkı yakınları tarafından öldürülmektedir.

Şiddete uğrayan yüz kadından sadece biri şikayette bulunmaktadır.

Yaşamları boyunca her 7 kadından biri en az bir kere tecavüze uğramaktadır.

Kadına yönelen şiddetin kadın tarafından algılanışı ve rasyonelleştirilmesi
nasıl olmaktadır?


Kadınlar, eşlerinden yakınlarından gelen şiddetin, işsizlik, pahalılık gibi dış etkenlerden kaynaklandığını düşünmektedir.

Kadınlar, şiddetin kendilerinden kaynaklandığını düşünmektedir. Örneğin, eşimden izin almadan sokağa çıktım, bu yüzden eşimi kızdırdım vb.

Kadınlar, çocukluktan başlayarak çaresiz olmayı , boyun eğmeyi öğrenmekte, bu yüzden şiddetle baş edemeyeceğini düşünmektedir.

Aile çevresinde benimsenen ya da benimsetilen “ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK” erkeğin baskı ve şiddet uygulamasına doğrudan veya dolaylı katkıda bulunmaktadır.

Çocukluk çağında aile içinde uygulanan şiddet, şiddete uğrayan çocuğun, kadının veya erkeğin dünya görüşünün tamamlayıcı bir parçası olmaktadır.

Aile içi şiddetin yaygınlığının kökeninde yatan etkenler nelerdir?


Aileye mensup olmanın öteki bireylerin yaşamına karışma hakkı vermesi.

Aile içi ilişkilerin yoğunluğu.

Cinsiyet farklılığına dayalı eşitsizlikler.

Yaş farklılıklarının ve kültürel farklılıkların olması.

Mağdurun evde her zaman yakında, aciz ve bağımlı durumda olması,

Öğrenilmiş çaresizliğin şiddeti körüklemesi.

Hukuk Tarihine Geçen Savunmalar



Hukuk Tarihine Geçen Savunmalar: Doğu Perinçek ve Sokrates

Ergenekon Davası yeniden gündemde. Böyle dönemlerde, hukukla, edebiyatla biraz ilgilenenlerin asla unutamadığı Sokrates’in Savunması kendini hatırlatır. Sokrates (MÖ 469-399), Antik Yunan filozofudur.

Hem hukuki hem edebi yönden dünya klasikleri arasında yer alan savunmayı, öğrencisi Platon’un kaleminden okuyoruz. MÖ 399’da Atina’da yapılan bu yargılamayla o dönemdeki hukuk sistemi, Sokrates’in felsefesi, ahlak anlayışı hakkında ayrıntılı bilgilere ulaşıyoruz.

Büyük bilge savunmasında şöyle der: “Ben tanrının devletin başına sardığı bir at sineğiyim, her gün her yerde sizi dürtüyor, uyarıyor, azarlıyorum; peşinizi bırakmıyorum. Benim gibi bir kimseyi kolay kolay bulamayacaksınız. Onun için size kendinizi benden yoksun bırakmamanızı öneririm. Belki de ansızın uykusundan uyandırılan biri gibi canınız sıkılarak, Anytos’un (suçlayanlardan birisi) öğüdüne uyar, beni kolayca vurup öldürebileceğinizi sanır ve tanrı size acıyıp başka bir at sineği gönderinceye kadar, yaşamınızın geri kalanında gene uykuya dalarsınız.”*

Sokrates’in suçlanma nedeni şehrin tanrılarına inanmamak, onların yerine başka tanrılara inanmayı öğretmek, gençleri doğru yoldan ayırmak, onları zehirlemektir.

Atina Mahkemesi ve ‘beş yüzler meclisi’ denen jüri, bugün hayranlıkla okuduğumuz savunmadan ikna olmaz. Onu suçlayanların etkisinde kalarak ölüm cezası verir.

Sokrates’in aleyhine dava açılmasının asıl nedeni ise onun kendisini, diğer insanları, hayatı ve Atina’yı sorgulaması, insanları düşündürmesidir.

"Ben genç yaşlı hepinizi, vücudunuza, paranıza değil, her şeyden önce ruhun en yüksek eğitimine önem vermeniz gerektiğine inandırmaya çalışmaktan başka bir şey yapmıyorum…
Evet benim görevim size parayla erdemin elde edilemeyeceğini, paranın da genel olsun, özel olsun her türlü iyiliğin de ancak erdemden geldiğini söylemektir… Hakkımda ister aklanma kararı verin ister vermeyin, her halde, iyice bilin ki bir değil bin kere ölmem gerekse bile yolumu asla değiştirmeyeceğim.”*


Bu sözlerle o dönemin egemen güçlerini de uyarır, Sokrates.

Yoksulluğu hayat tarzı olarak seçen bu büyük bilge, kendi deyişiyle Atina’nın at sineği, borçlu ölür. Dostu Kriton’a son sözleri şu olur: “Kriton, Askulpios’a bir horoz borçluyum, ödemeyi unutmazsın değil mi?”

Sokrates’ten yaklaşık 2400 yıl sonra Ergenekon Davası sanıklarından Dr. Doğu Perinçek’ten Wikileaks belgelerinde şöyle söz edilecekti: “Tanınmış bir solcu, milliyetçi at sineği olan Perinçek…”

Sokrates Atinalıları nasıl uyarmışsa o da Silivri mahkemesinden Türkiye’yi şöyle uyarıyordu:

“...Kahramanları intihar eden bir millet ayakta kalamaz! Kahramanları intihar eden bir ordu, savunma yeteneğini kaybeder! Kahramanları intihar eden bir ülkenin yargısı, başka bir devletin infaz memuru durumuna dönüşür. Şu anda Türk yargısı ABD’nin infaz memurluğuna dönüşmektedir. Hayretler içinde kaldık. Eski YÖK Başkanı, ben sapına kadar Amerikancıyım, diyor. Yani diyor ki, ben suçsuzum, ben Amerikancıyım, beni neden aldınız. Demek ki Türk Ceza Kanunu değişmiş. Koskoca eski Genelkurmay Başkanı diyor ki, ben Kuzey Irak’ta 1995 yılında Çelik Harekatı’nı yaptım. Kardak Operasyonu’nu yaptım. ABD’ye karşı operasyonlar yaptım, benim suçum budur, diyor. 1998-2002 yılları arasındaki Genelkurmay Başkanı da diyor ki, benim hedef alınmamın sebebi Amerika’nın Kuzey Irak politikalarına karşı durmamdır.”**
Son yıllarda ne çok şey öğrendik… Bağımsızlığını, bağımsız yargısını, Cumhuriyetini, Atatürk devrimini yitiren Türk Milletinin intihar etmekte olduğunu bu tarihi savunmadan öğrendik. Türkiye’ye kurulan kumpasların boyutunu, kayıplar vere vere öğrendik.

Kuşkusuz bu tarihi savunma da dünya hukuk tarihindeki yerini alacak, hukuk fakültelerinde geleceğin hukukçuları tarafından tıpkı Sokrates’in Savunması gibi ibretle incelenecektir. Ne mutlu bize!

*  Sokrates’in Savunması, sayfa 65-66

Platon, çeviri, Niyazi Berkes, Cumhuriyet Kitap.

** 22 Ocak 2009'da Doğu Perinçek'in Silivri'de Tarihi Savunması



Şiddete Karşı Yasal Haklarınız Nelerdir?



Öncelikle en yakın karakola giderek şikayet ediniz.

Karakolda, şikayetinizin tutanağa geçmesi için ısrar edip tutanağı OKUDUKTAN SONRA, eğer sizin söyledikleriniz aynen zapta geçirilmişse imzalayınız.

Müracatınızın tarih ve numarasını alınız veya bir örneğini alınız.

Karakol sizi hekime gönderebilir.

Bu nedenle HÜKÜMET TABİBİ veya ADLİ TIP’a gönderildiğinizde mutlaka muayene olup, sağlık raporu alınız.

Bu sağlık raporunun süresi, savcılığının kamu davası açmasını gerektiriyorsa , savcı şiddet uygulayan eş aleyhine kamu davası açacaktır.

Cumhuriyet savcısının kamu davası açmaması durumunda, siz şiddet uygulayan eş aleyhinde ceza davası açabilirsiniz.

Aile içinde şiddete uğrayan eş, ceza davası dışında boşanma davası açabilir. Manevi tazminat isteyebilir.

Ceza Yasası’nın 478. Maddesi “ Aile efradından birine fena muamelelerde bulunan şahıs, 30 aya kadar hapsolunur.” diyerek, aile içi şiddeti cezalandırmıştır.

Şiddete uğrayan eş, boşanmak istemezse SULH HUKUK MAHKEMESİ’ne başvurarak ayrı ikamet etme talebinde bulunabilir.

4320 SAYILI AİLEYİ KORUMA YASASI’nın sağladığı koruma tedbirlerinden birinin uygulanması talebiyle BULUNDUĞUNUZ YER SULH HUKUK MAHKEMESİ'ne başvurabilirsiniz. Bu yasa sayesinde şiddete karşı yasal önlemler hem çoğaltılmış hem de uygulamada mağdur lehine kolaylıklar getirilmiştir.

Şiddete uğradınız ve 4320 sayılı yasadan yararlanmak istiyorsunuz hangi adımları atacaksınız?


Şikayetinizi anlatan bir dilekçeyle bulunduğunuz yer SULH HUKUK MAHKEMESİ’ne veya CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’na başvurunuz.

Şikayeti inceleyen Sulh Hukuk Yargıcından neler isteyebilirsiniz?


Şiddet uygulayanın,
Ortak eve yaklaşmasının yasaklanmasını, evden uzaklaştırılmasını,
Telefonla veya mektupla sizi rahatsız etmesinin önlenmesini,
Aile bireylerini korkutmaya yönelik davranışlarının yasaklanmasını,
Eşyalara zarar vermesinin yasaklanmasını,
Silahı varsa elinden alınmasını,
Ortak konutta alkol ve uyuşturucu madde kullanmasını yasaklamasını,
Alkol, uyuşturucu madde kullanmış olarak ortak konuta gelmesinin yasaklanmasını,
Özel durumunuzun gerektirdiği başka önlemlerin alınmasını isteyebilirsiniz.
BU ÖNLEMLERİN UYGULANMA SÜRESİ 6 AYDIR.
4320 Sayılı yasanın öngördüğü tedbirlerin uygulanması sırasında evin geçimini kim sağlayacaktır?
Hakim, şiddete uğrayan eşin yaşam düzeyini dikkate alarak, tedbir nafakası ödenmesine karar verebilir. Tedbir nafakası talebinde bulununuz.

ŞİDDET UYGULAYAN ÖNLEMLERE UYMAZSA?


Şiddet uygulayan kişinin tedbir kararlarına uymaması halinde kolluk güçlerinin bu durumu tespit etmesi ve CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’na intikal ettirmesi gerekir. Cumhuriyet Başsavcılığı, koruma kararına uymayan eş hakkında SULH CEZA MAHKEMESİ’nde kamu davası açar, mahkeme, şiddet uygulayana 3 ay ile 6 ay arasında hapis cezası verebilir.

4320 SAYILI YASA UYARINCA YAPACAĞINIZ BAŞVURULAR HARCA TABİ DEĞİLDİR; HİÇBİR ÜCRET EDEMEYECEKSİNİZ.

Yasalarımızda ve Uluslararası Yasalarda Kadın Hakları


Yasalarımızda Kadın Hakları


İnsan haklarının siyasi amaçlarla kullanıldığını, çoğu zaman ulus devletleri parçalamak, etnik ve dinsel bölücüleri kışkırtmak amacıyla kullanıldığını biliyoruz; fakat çağımız insan hakları çağıdır. Bu gerçekten kaçamayız.

Günümüzde, insanlığın, devletlerin, yerel yönetimlerin ortak amacı insan haklarından herkesin yararlanmasını sağlamaktır.

Kadınların hakları tıpkı erkeklerin hakları gibi Anayasa güvencesine alınmıştır. Kadınların hakları insan hakları kapsamındadır.

Uluslararası sözleşmeler kadın haklarını günden güne ileriye taşımaktadır.

Anayasamızın 10. Maddesi kanun önünde eşitlik ilkesini düzenler.

“Herkes, di̇l, ırk, renk, ci̇nsi̇yet, si̇yasi̇ düşünce, felsefi̇ i̇nanç, di̇n, mezhep ve benzeri̇ sebeplerle ayırım gözeti̇lmeksi̇zi̇n kanun önünde eşi̇tti̇r. Kadınlar ve erkekler eşi̇t haklara sahi̇pti̇r.”

Anayasamızın 41. Maddesi aileyi düzenler.

“Aile Türk toplumunun temelidir ve eşler arası eşitliğe dayanır. Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulamasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar. Her çocuk, korunma ve bakımdan yararlanma, yüksek yararına açıkça aykırı olmadıkça, ana ve babasıyla kişisel ve doğrudan ilişki kurma ve sürdürme hakkına sahiptir.”

Anayasada ve yasalarda kadını koruyan maddeler vardır. Bunlar aslında kadını korurken aileyi, anayı ve çocukları koruma amacı gütmektedir.

Her şeyden önce evlilik birliği içerisinde kadın ve erkek eşit haklara sahiptir. Artık aile reisliği kavramı Medeni Kanun'dan çıkarılmış bulunuyor. Kadın ve erkek ailede eşit oy hakkına sahiptir. Bu nedenle çocuklarla ilgili olarak verilecek kararlarda da eşlerin ortak hareket etmesi gerekir.

Medeni Kanun'un 186. Maddesi uyarınca “eşler aileyi birlikte yönetirler. Oturacakları konutu birlikte seçerler. Eşler birliğin giderlerine güçleri oranında emek ve mal varlıkları ile katılırlar.”

Uluslararası Sözleşmelerin Durumu:


Uluslararası sözleşmelerde İnsan Hakları konusunda cesur adımlar atıldı. Türkiye Cumhuriyeti de bu ilerici adımları atan devletlerden. Bunlardan en önemlisi, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, 10 Aralık 1948 günü Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nca kabul edilmiştir. Oylamaya katılan BM üyesi 48 devletin temsilcileri “olumlu” oy vermiştir. Türkiye, “olumlu” oy verenler arasındadır.

Dünyada Suudi Arabistan, Güney Afrika gibi “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”ni imzalamayan, çekimser kalan ülkeler olduğunu, bunun yanında ülkemizin kadın hakları alanında büyük yol aldığını bilmeliyiz.

Ülkemizin sosyo ekonomik koşullarından ve yasaların uygulanmasından kaynaklanan sorunlar vardır, fakat bunlar zamanla aşılacaktır, aşılmak zorundadır, çünkü ailede ve toplumda barış, buna bağlıdır.

Hukukumuzda uluslararası sözleşmelerin önemi büyüktür.

Anayasamızın 90. Maddesine göre “usulüne göre yürürlüğe konmuş uluslararası sözleşmeler kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiasıyla Anayasa mahkemesine başvurulamaz.”

Bu noktada Türkiye Cumhuriyetinin kabul ettiği uluslararası sözleşmelerin kanun hükmünde olduğunu ve herkesi bağladığını bilmek zorundayız.

Bu sözleşmelerden birisi (CEDAW) Kadına Karşı Her Tür Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’dir. (1986)

İkincisi Pekin Deklarasyonu’dur. (1995)

CEDAW’ın 3. maddesi devletlere, şöyle bir görev yüklemektedir: “Taraf Devletler kadınların tam olarak gelişmelerini ve ilerlemelerini sağlamak üzere, erkeklerle eşitlik temeline dayanan insan haklarını ve temel özgürlüklerini güvence altına almak ve kullanmalarını sağlamak amacıyla, mevzuat çıkarmak da dahil her alanda ve özellikle siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda gerekli her türlü tedbiri alır.”

Yasaların ve vicdanların hepimize verdiği görev ortadadır. Eğer devlet bu alanlara yetişemiyorsa, yerel yönetimler çözüm üretecektir.

Eşitlik ilkesi, ayrımcılık yasağı ve pozitif ayrımcılık birbirleri ile iç içe giren kavramlardır.

Etnik köken ayrımcılığı, dil, din, inanç ayrımcılığı yasaklanıyor. Bir yandan da olumlu ayrımcılık teşvik ediliyor.

Olumlu(pozitif) ayrımcılıkta ise bir eşitsizliğin giderilmesi için ayrımcılığın uygulanmasını gerekli kılıyor ki bu, eşitliği sağlamaya dönük bir işlem yükümlülüğüdür.

Bir işyerinde bin erkeğe karşılık elli kadın çalışan varsa kadın lehine ayrımcılık yapmalısın, diyor.

Bu emredici kuralları yaşama geçirmede her bireyin sorumluluk duyması, önlemlerin alınması için harekete geçmesi gerekiyor.

Uygulamada akla ilk gelenler, kadınlar ve çocukların güvenli bir ortamda yaşamasını sağlamak, gerekiyorsa onlar için konukevi, misafirhane, sığınma evi gibi güvenli yerler temin etmektir.
Mevcut konukevlerinin sayısı yeterli mi?

Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı verilerine göre, Türkiye’de Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’ne bağlı 110, belediyelere bağlı 32, Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’ne bağlı bir ve Mor Çatı Sivil Toplum Kuruluşu’na bağlı bir tane olmak üzere toplam 3 bin 454 kapasiteli 144 kadın sığınma evi bulunuyor.

Kadın sığınma evi sayısı, kanunda yer alan maddenin öngördüğüne kıyasla oldukça az ve yetersizdir.

Belediyeler, sığınma evleri yanında kadın ve çocukların konuk edildiği konuk evlerini de uygulamaya geçirmelidir.

Yasalarımız belediyelere bu konuda görev veriyor.

Belediye Kanunu’nun 14. maddesine göre, büyük şehir belediyeleri ile nüfusu 100 binin üzerindeki belediyeler, kadınlar ve çocuklar için sığınma evleri açmak zorunda.

Çağımızda hemen hemen her alanda kadın ve erkeğin eşitliğinin sağlanması toplumsal barış, huzur ve mutluluk getirecektir. Kadın emeğinin üretime katkısının önündeki engeller aşıldıkça kadın ve erkek elbirliğiyle ülkenin kalkınmasına daha büyük katkılar sağlayacaktır.

Ulusal Devletin Yıkımı ve Sol Tavır



Dünyada birçok yazarın, aydın sandığımız kişilerin göremediği gerçeği bir cümleyle ne güzel özetliyor Jürgen Elsasser: “Artık sağ ve sol, doğu ve batı, ya da kapitalistlerle sosyalistler karşı karşıya değildirler. Mücadele yurtseverlerden ve emperyalistlerden oluşan iki cephe arasındadır.” Ulusal Devletin Yıkımı ve Sol Tavır adlı kitabının Türkiye baskısı için yazdığı önsözde böyle diyor.

Kitap, 2000’li yılların başında Avrupa’da yaşanan ekonomik krizleri, bu krizlerin arkasında yatanları sorguluyor. Dev sermaye akımlarının ulusal devletlerin sınırlarını nasıl zorladığını, bunları denetleyen mekanizmaların nasıl zayıflatıldığını araştırıyor.

Kitapta vurgulanmak istenen temel sorun, Ulusal devletlerin uluslararası finans kapitalin saldırısıyla zayıflatılması ve ortadan kaldırılmak istenmesi.


Hedge Fonlar


Ulusal devlete saldırı sadece ekonomide mi?

Yazar, paradan para kazanan borç alıp borç verme üzerine kurulan bir kredi sisteminden söz ediyor. Üstelik bu para ticareti, ulusal devletlerin, merkez bankalarının denetiminden bağımsız. Paradan para kazandıran sistemin merkezinde ise ABD ve İngiltere’de bulunan uluslararası finans aristokrasisi.

Bu sistemin saatli bombası olarak 'hedge fon'ları gören yazar, ulusal devletler için bu fonların nasıl bir tehlike olduğunu açık anlaşılır bir dille anlatıyor.

Ulusal devletlerin finans kapitalin pençesinden nasıl kurtulabileceğini de açıklayan yazar, bu kitabıyla tüm yurtseverleri sarsıyor, uyandırıyor, çözüm önerileri sunuyor. Kuşkusuz onun gibi birçok gerçek aydın yıllardır bıkmadan bizi sarsıyor, uyandırıyor.

Küresel egemenlerin ne istediğini özetliyor Jürgen Elsasser: Ulusal devletin, bağımsızlığın modası geçti, federasyona geçin, parçalanın, savaşın.

Görünmeyen düşman çok uluslu şirketlerin ve finans kapitalin saldırısından kurtulmanın yolu ise bağımsız, egemen, ulusal devlete sahip çıkmak.

Yazılarında söyleşilerinde bıkmadan usanmadan etnik bölücülere, din ve mezhep ayrımcılığı yapanlara savaş açan Nihat Genç’i anmadan geçemedim. Son günlerde şöyle haykırıyordu Nihat Genç: Türkiye’de liberal yazarlar otuz yılımızı yedi…

Nihat Genç ve Jürgen Elsasser Ulusal devleti savunma çizgisinde farklı üsluplarla bizi uyarmaya devam ediyorlar.

Ulusal Devletin Yıkımı ve Sol Tavır, Jürgen Elsasser, Kaynak Yayınları

Makedonya Gezi Notları



Manastır, Resne, Ohrid, Üsküp


Kocacık Belgeseli’ni yerinde izlemek için yola çıkan bir otobüs dolusu gezgin, gezinin ikinci günü Selanik’ten Manastır’a doğru yol alıyoruz. Yunanistan üzerinden Makedonya’ya Atamızın ve onun atalarının izini sürüyoruz Balkan coğrafyasında. Kocacık Makedonya’da Ohrid ve Üsküp arasında dağlık bölgede küçük bir köy. Önce Manastır, Resne ve Ohrid’i gezeceğiz.

Haritalarda Bitola adıyla geçen Manastır, Makedonya’da ilk durağımız. Selanik’ten iki buçuk saatlik bir yolculuktan sonra Manastır’a, Makedonya’nın ikinci büyük kentine ulaşıyoruz. Mustafa Kemal’in askeri liseyi okuduğu (1385-1912) Osmanlı şehri. Bizim orta boy kasabalarımızı andırıyor.

Mustafa Kemal’in liseyi okuduğu Manastır Askeri İdadisi’ni, gençlik aşkı Eleni Karinte’nin yaşadığı evi göreceğiz.

1896’da Manastır’daki okula yatılı olarak kaydolan Mustafa Kemal’in 1899’a kadar okuduğu Askeri İdadi Manastır Kültür Müzesi olarak hizmet veriyor. Burada,Makedonya tarihine ve kültürüne ait eserler sergileniyor. Binanın bir bölümü Atatürk’e ayrılmış. Burada Yılmaz Büyükerşen tarafından çalışılmış, Atatürk’ün balmumu heykeli ve bazı eşyaları, fotoğrafları, onun hakkında yazılmış eserler sergileniyor. Ayrıca Genelkurmay Başkanlığınca hazırlanmış bir film gösteriliyor. Yerli ve yabancı turistlerin en çok etkilendikleri belgelerden birisi, Mustafa Kemal’in gençlik aşkı Eleni Karinte’nin Mustafa Kemal’e yazdığı mektup. Mustafa Kemal’e ulaşıp ulaşmadığı konusunda kesin bir bilgi sahibi olmadığımız bu mektubu Eleni, “Ebediyen seni seven ve bekleyen senin Eleni Karinte.” cümlesiyle bitiriyor.

Evliya Çelebi'de Manastır


Evliya Çelebi’nin, Manastır’da 70 cami ve mescitten söz ettiği bilinir.
Manastır’da, azalan Türk ve Müslüman nüfus nedeniyle bu camiler boş. Ayakta kalan Koca Mimar Sinan Camii, İshak Camii, Haydar Kadı Camii, Yeni Cami, Türk Çarşısı ve Bedesten, turistlerin uğrak noktaları. Bedesten’de Osmanlı döneminden kalma 86 dükkan bulunmakta.

Askeri İdadi’nin yakınındaki otuz metre yüksekliğindeki Saat Kulesi, şehrin sembollerinden birisi.

Manastır’da İskender Heykeli, camiler, kiliseler, çok dinli, çok kültürlü bir şehirde dolaştığınızı, bu şehrin imparatorluklar görmüş geçirmiş önemli bir kültür ve ticaret şehri olduğunu her fırsatta hatırlatıyor.

Bu şehri gezerken sanki Türkiye’de dolaşıyormuş gibi duygulara kapılıyoruz. Osmanlı Döneminin ruhu, çarşılarda, camilerde, şehrin merkezindeki konutlarda hala yaşıyor.

Manastır'da Türk Çarşısı


Türk çarşısı üzerine ilginç bilgiler veriyor rehberimiz Enver Ahmet: Osmanlı zamanında çarşı oldukça hareketlidir. Her ürünün pazarı vardır: Boza pazarı, pekmez pazarı, salep pazarı… Osmanlı zamanında bu pazardaki dükkanların yüzde altmışı Türklere aitti, pazarın dili Türkçe’ydi.

Bini aşkın dükkanın ise sahibi Türk’tür. 2017 temmuzunda tek Türk dükkanı olduğunu öğrendik. Manastır’da göz dolduran tarihi evlerin Osmanlı paşalarına, vali ve askerlerine, devlet memurlarına ait olduğunu da Enver Ahmet’ten öğrendik.

1912’ye kadar Osmanlı egemenliğinde kalan Manastır’da şimdilerde yaklaşık elli Türk ailesi kalmış. Türkler, İstanbul, Ankara, Eskişehir, İzmir ve Manisa’ya göç etmiş.


Resneli Niyazi’nin Mekanı


Yaklaşık bir saatlik otobüs yolculuğundan sonra Manastır’dan Resne’ye geçiyoruz. Resneli Niyazi’nin evi ziyaret noktamız. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin önemli isimlerinden birisi olan Resneli Niyazi, Manastır Askeri İdadisi’ni ve İstanbul’daki Harp Okulu’nu bitirmiş, 1897 Osmanlı-Yunan savaşında büyük başarı göstermiş, Sırp ve Makedon komitacılara karşı savaşmış.

Resneli Niyazi, 1908’de Abdülhamit yönetimine başkaldırarak taburuyla dağa çıkan Binbaşı Enver Bey, Ohrid’li Eyüp Sabri ile bu ayaklanmaya katılır. Selanik Hükümet konağı işgal edilir, ayaklanmayı bastırmaya gelen Padişahın adamları öldürülünce ayaklanmanın bütün ülkeye yayılmasından korkan padişah 24 Temmuz 1908’de 2. Meşrutiyet’i ilan etmek zorunda kalır.

31 Mart gerici ayaklanmasının bastırılmasında da görev alan Resneli Niyazi, ordudan ayrılarak Resne’ye döner. Şehrin imarı için çalışır.

Resneli Niyazi’nin en büyük hayali, Resne’yi küçük Paris yapmaktır; fakat daha kırk yaşındayken öldürülünce, hayali de yaptırmaya başladığı köşk de yarım kalır. Ölümünden sonra torunu tarafından tamamlanan bu gösterişli ev, Resne Kültür Evi olarak turistlerin uğrak noktalarından biri; fakat evin içinde ona ait hiçbir eşya yok.

Ohrid


Resne’den sonraki durağımız: Ohrid. Makedonların, Türklerin ve Arnavutların yan yana yaşadığı Ohrid’in çoğunluğu Makedon, Türklerin nüfusu ise yüzde onu aşmıyor. Ohrid gölünün hayat verdiği bu turistik şehrin nüfusu, kışın 55 bin iken yazın 85 bine çıkıyor. 1395’te Osmanlı egemenliğine giren şehir, 1913’e kadar Osmanlı yönetiminde kalmış. Ohrid’de Roma ve Osmanlı döneminden kalma birçok eserle karşılaşıyoruz. Camiler, Bedesten, Hamam ve Türk Çarşısı.

Kiril alfabesinin doğduğu yer olması nedeniyle Slavlar için son derece önemli dini ve kültürel bir merkez. Tıpkı Yahudilerin Kudüs’ü gibi. İncil burada Kiril alfabesine çevrilmiş, Kiril alfabesi buradan yayılmış. Rehberimiz Enver Ahmet, Ohrid’de 360 kilise, 23 cami, üç hamam olduğunu söylüyor.

Ohrid gölü, iki milyon yılda oluşmuş, çevresine hayat veren bir göl. Ohrid şehri de gölü de sakinliğiyle yeşili ve maviyi buluşturan fakat sıcağıyla bunaltmayan iklimiyle çekici bir yer. Çevresindeki dağlardan akan çok sayıda kaynak suyuyla beslenen bu gölün balıklarının ilginç öyküsünü dinliyoruz.

Ohrid gölündeki balıkların pulundan yapılan inciler oldukça ünlü.

Roma döneminden kalma birçok eser de yer alıyor Ohrid’de: Oldukça görkemli tarihi kale, çok sayıda kilise, manastır dikkati çekiyor.


Ohrid’den Sonraki Durağımız Üsküp.


Üsküp’e giden yolda Mavrova bölgesindeki milli parktan geçiyoruz. Yemyeşil ve dik dağları, dereleriyle Karadeniz’i andırıyor. Bu dağlar, çok sayıda nehri besliyor. Teoman Alili’nin anlatımına göre bu nehirlerde oltaya gerek kalmadan elle balık toplanırmış bir zamanlar.

Mavrova kasabası ve dağları Makedonya’nın kayak merkezi. Oldukça sakin, huzur veren bir doğası var.

Ohrid’den iki buçuk saatlik bir yolculuktan sonra Üsküp’e ulaşıyoruz.

Makedonya’nın en büyük kenti aynı zamanda başkenti olan Üsküp, beş yüz yıl Osmanlı idaresinde kalmış. Vardar nehrinin iki kıyısında kurulmuş kent, tarihi eserler yönünden oldukça zengin.

Vardar nehrinin üzerinden geçen ve Fatih Sultan Mehmet zamanında, günümüzden 550 yıl önce yapılan Taş Köprü tüm görkemiyle iki yakayı bağlıyor, kentin en önemli simgelerinden kabul ediliyor.

Fatih Sultan Mehmet zamanında tamamlanan on iki ayaklı ve iki yüz yirmi metre uzunluğundaki köprü Osmanlı Devleti’nin parlak yıllarının simgesi gibi hala ayakta.

Vardar nehrinin bir tarafında Müslümanlar, öteki tarafında Ortadoks Makedonlar yaşıyor. Bir tarafında Üsküp Türk Çarşısı, Kurşunlu Han, Murat Paşa Camii, İsa Bey Camii, öbür yanında Avrupa havasında modern kafeler, restoranlarla bir Avrupa görüntüsü dikkati çekiyor.

Üsküp’teki Kiril Metodi Üniversitesi 1949’dan bu yana eğitim veren ve Üsküp’ün önemli eğitim kurumlarında biri. İki azizin adını taşıyor: Aziz Kiril, Aziz Metodi.

Bugün Rusya, Makedonya, Ukrayna, Bulgaristan, Sırbistan, Kırgızistan, Tacikistan’da kullanılan bu alfabeyi bulan iki kardeş aziz, aynı zamanda Hıristiyanların çok değer verdiği misyonerlerden.


Makedonya’dan Göç


Üsküp’te Türk Çarşısı’nın Osmanlı döneminden kalma parke taşları üzerinde yürüyüp, bir kahvede Türk usulü demlenen çay içmek, Türkçe konuşmalarımızı duyanların Türkçe selamlarını almak, yüzlerdeki hoşnutluğu görmek mutluluk verici. Türklerin sayısının azlığı dikkati çekiyor.

Dağların eteklerinde yeşiller arasındaki küçük köylerde Müslüman Türk-Pomak(Torbeş), Türkler yaşıyor. Bazıları 25-30, bazıları 50 haneli. Bu köylerin sakinlerinin gurbetçi olduğunu öğreniyoruz rehberimizden. Avrupa ülkelerine, İsveç’e, Norveç’e, en çok İtalya’ya gittiklerini anlatıyor. Bunlara “leylek” denirmiş... Eskiden sadece erkekler çalışmaya giderdi, şimdi ailecek gidiyorlar. Yazları düğün dernek için köylerine geliyorlar, düğünlerini nişanlarını yapıyorlar sonra tekrar gidiyorlar… Yolların yapılması hareketi arttırmış.


Makedonya’da Türk Şehitler


Coğrafya kaderdir, der Soner Polat Amiralimiz.

Bu coğrafyada Osmanlı dönemi şehit mezarında otuz bin, Çanakkale için savaşmaya giden elli Türk’ün mezarı var. Soner Polat Amiralimizin jeopolitik üzerine bunca uyarıda bulunmasının nedenlerini burada da bir kez daha anlıyoruz. Türkiye'nin güvenliği için Balkanlar çok önemli.


Makedonya’da Godot’yu Bekleyenler*


1900’lerde Bulgar, Yunan, Sırp komitacıların çatışma alanı olan Makedonya’da kanlı çatışmalar uzun yıllar sürdü. Osmanlı’dan Makedonya’yı kopartmak isteyen bu Balkan uluslarının arasındaki çatışmalar bitmiş görünse de yakın tarihin acılı gölgesi Makedonya’nın üzerinde hala dolaşıyor.

Yugoslavya’ya bağlı bir özerk cumhuriyet iken Tito’nun ölümüyle başlayan parçalanma sürecinde 1991’de bağımsızlığını ilan etti. Birleşmiş Milletler 1993’te tanıdı.

2017 temmuzunda oldukça sakin ve huzurlu bulduğumuz bu iki milyonluk bu küçük Balkan ülkesinde dağ eteklerinde küçük köylerde yaşayanlar da kentlerde yaşayanlar da geleceğe oldukça umutla bakıyorlar.

Birçoğu Avrupa Birliği hayali kuruyor. Avrupa Birliği’ne giren Yunanistan’ın ulaştığı refah onları çok etkilemiş. Avrupa Birliği’ne girerlerse ülkeye yatırımların çoğalacağı, refahın artacağı beklentisi yaygın; fakat ülkenin adı ve bayrağı hala tartışma konusu. Birçok AB ülkesi, Yunanistan’ın itirazı nedeniyle “Makedonya” adıyla değil FYROM (Makedonya Eski Yugoslavya Cumhuriyeti) adıyla tanıyor.

AB üyesi Yunanistan, topraklarının kuzeyindeki bölgenin adını taşıyan ve İskender’in babası 2.Philip’in hanedanına ait olan simgeyi bayrağında kullanan Makedonya’ya itiraz ediyor.

Yatırımların artması amacıyla bazı kolaylıklar sağlanmış: Makedonya’da yüz bin Euro yatırım yapan, oturma izni aldığı gibi vatandaşlık hakkı kazanıyor.

Trafik sıkışıklığı olmayan sakin insanların ülkesinde zaman zaman neşeli zaman zaman hüzünlü Makedon müziği kulağınıza çalınıyor: Bitola moj roden kraj (Manastır, doğduğum şehir)

Makedonya gezimiz boyunca, Avrupa Birliği hayalinin Türkiye’ye nelere mal olduğunu uzun süredir yaşayan bir ülkenin çocukları olarak bu küçük ülkenin nasıl ayakta kalacağını düşünmeden edemedik.

Türkiye’nin beklediği Godot gelmedi, gelmeyeceği anlaşıldı. Yugoslavya’daki yedi küçük devletten biri olan Makedonya Godot’u bekliyor. Eylül, 2017

*Godot’yu Beklerken, Samuel Beckett,







NUTUK


90. yılında da güncel, bugün de çıkarılacak derslerle dolu NUTUK.

NUTUK, 90 yıl önce Atatürk tarafından 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında Cumhuriyet Halk Fırkası’nın 2. Büyük Kurultay’ında okundu. Kürsüye bugünkü adıyla cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı olarak çıkan Atatürk, altı gün boyunca günde altı saat konuşarak 36 saat 31 dakikada Büyük Nutuk’u okumuştur.

Kurtuluş Savaşımızın ve Cumhuriyet Devrimimizin ayrıntılarıyla bu devrimi yapan önderin kaleminden öyküsünü anlatan NUTUK, devrimin en önemli belgesidir. Tarihsel olaylar, yorum katılmaksızın, değiştirilmeksizin devrimin önderi tarafından anlatılmaktadır.

KAYNAK YAYINLARI tarafından yeniden ve aslına bağlı kalınarak yapılan baskıda öteki Nutuk’lardan farklı olarak Atatük’ün Cumhuriyet Halk Fırkası Büyük Kongresi’ni Açış Nutku eklenmiştir. Bu açış nutkunda Atatürk Cumhuriyet Halk Fırkası’nın (Partisinin) kuruluş tarihinin Sivas Kongresi olduğunu şu sözlerle belirtmektedir:

“Fırkamız, geçen ıstırap seneleri içinde milletimizin hayatı ve şerefi için gösterdiği yüksek azim ve iradenin temsilcisi olarak bundan dokuz sene evvel meydana çıkmıştı. Bütün Anadolu ve Rumeli’yi kapsamak üzere ilk genel kongremiz Sivas’ta yapılmıştı… Dolayısıyla diyebiliriz ki bugün açılışı ile iftihar ettiğim büyük kongremiz Sivas Kongresi’nden sonra teşkilatımızın ikinci büyük kongresi oluyor...” Nutuk, sayfa 27

Mazlumlar dünyasının başarıya ulaşan ilk devriminin öyküsü olan Nutuk, başarıya hangi stratejilerle ulaşıldığının da ibret verici öyküsü, bir kılavuz kitaptır. 15 Ekim 2017


Toprak Uyanırsa


Genç Cumhuriyetin Öğretmenlere İlham Veren Yazarı: ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR

Köylerde on altı yıl öğretmenlik yapan babamın kitaplığında özel bir yeri olan şu kitaplar, belleğimde ne derin izler bırakmış: Toprak Uyanırsa, Suyu Arayan Adam.

Yıllar sonra Toprak Uyanırsa’yı yeniden okuduğumda roman kahramanıyla babamın yaşamının, ne çok benzediğini görmek heyecan vericiydi. Çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım, o öğretmenlerin arasında onların anılarını dinlemekle geçti.

Köy Enstitülerinin mimarı “İsmail Hakkı Tonguç’a ve bütün yurt sathına yayılmış mücahit eğitim ordusuna” ithaf edilen Toprak Uyanırsa, bir anı roman. Tertemiz Türkçesiyle, insanı neşelendiren sımsıcak anlatımıyla zevkle okunuyor.

Roman, emekliliğin gelgitlerinde bunalan ve yeniden öğretmenliğe dönmek isteyen öğretmenin öyküsünü anlatır. Roman kahramanı, ikinci öğretmenliğini yapmak üzere Ankara’daki evini, eşini, torunlarını bırakıp Polatlı’nın yoksul bir köyüne, Keltepe’ye gider.

Dönem Demokrat Parti iktidarının ilk yıllarıdır. Romanda zaman zaman 1950’lerin politik yapısının yansımalarını da buluruz. Demokrat Parti iktidarıyla devlet yönetiminde farklı bir rüzgarın esmeye başladığını öğretmen atamalarında ölçütlerin nasıl değiştiğini şu sözlerle dile getirir yazar: “Şimdi devir değişti hocam. Son seçimler başka bir devlet idaresi getirdi. Şimdi ne ben, hatta ne vali işlerimizin sahibiyiz… Mebus, il, ilçe, bucak başkanları şeklinde sorumsuz bir kuvvetin havada esen baskısı hükümet insanlarına dilediğini yaptırmak yolundadır.” sayfa 41

Bu sözler Ankara’da yaşayan bir emekli öğretmenin Polatlı’nın uzak bir köyüne atanışının açıklamasıdır. Doğa ve köy koşulları oldukça zorludur. Ulaşım kısıtlıdır.

İlk günler geçip öğretmen köyü, köylü de onu kabullenince aydınlanma ve kalkınma serüveni başlar: “Bu köyde ölmüş bir çamur yığını değil, soy bir maya var. Soy bir mayadan yoğrulmuş uyandırılmaya muhtaç bir insan hazinesi var. Burada ben açlığa bataklığa, sahipsizliğe rağmen, toprağını bırakmayan ona yapışan yenilen fakat geri çekilmeyen bir savaş cephesindeyim.” sayfa 77

Yazara bu sözleri söyletenler, köyde ilk karşılaştığı Sarı Çavuş, Hafız, Sığırtmaç Musa, muhtar, yatalak köy Hocası, aynı zamanda köyün önde gelenleridir. Binlerce yıllık köy geleneğiyle bu zorlu koşullarda yaşamayı beceren köyün kendi çapında öncüleri, sözü dinlenen, sayılan, danışılanları vardır. Her birinden köyün efsanelerle karışık öyküsünü ve dertlerini öğrenir. Belleğindeki Gordiyon, Frigya efsaneleriyle harmanlanır bu binlerce yıllık tarih. Yokluğun ve cehaletin kıskacında kaybolmamış insan cevheriyle bu yoksul köy onu kısa sürede esir almıştır. Köyün öncülerinin önderi olmuştur.

O, artık köydeki aydınlanma ve kalkınma imecesinin doğayla ve cehaletle savaşın tam ortasındadır. Yapacak çok işi vardır: Davar ağılına dönen köy okulunu adam etmek, öğrencileri tespit edip kaydetmek, köyü sıtmadan kırıp geçiren Sıtmabükü bataklığını kurutmak, gençlere ve yetişkinlere rehberlik etmek, köylünün ekonomik kalkınmasını sağlamak için projeler hazırlamak ve uygulamak.

Kısıtlı olanaklarla onların her derdine derman olmaya çalışır. Ruhsal çöküntünün yerini çalışmak, yaşama sevinci, umut ve coşku alır. Gündüz okuldadır; geceleri gençlere ve yetişkinlere okuma yazma öğretmekle geçer. Maaşının bir kısmını okul için harcar. Köylünün gücünü aşan sorunları ise devlet desteğiyle çözer. Onun öncülüğünde yüzyıllardır çözülmeyen ve kader olarak kabul edilen sorunlar çözülür.

Romanda yer yer eğitim, aydınlanma, ekonomik kalkınma konularında görüşlere de yer verilmiş: “Okumak, yazmak okul eğitim, bunlar amaç değil araçtır. Amaç halkın dirliğini değiştirmektir.Onu doğayla savaşında silahlandırmaktır… Yoksa orman tükenir, sular kurur, toprak akar ve insanın yaratıldığı günden beri tabiatla süregelen savaşında insan yenilirse midenin azgınlığı, kafanın değerlerini yutar, insanı hayvanlaştırabilir…” sayfa 172

Anadolu’da yüzyıllardır gelenekleriyle yaşayan ve tek önder olarak köyün hocasını gören bu köylüler çağdaş uygarlığa nasıl kavuşturulacaktır? Nasıl üretime koşulacaktır? Toprak Uyanırsa, işte bu soruların yanıtı gibidir: Bu coğrafyada, öğretmen öncülüğünde, devlet desteğiyle asker ve din adamının işbirliğiyle mucizeler yaratılabilir.

Keltepe öğretmeninin yaşamöyküsü, birçok yönden bugünün gençlerine, aydınlarına ilham verecek özellikler taşıyor.

Şevket Süreyya Aydemir kimdir?


Her devrimin bir öncü kadrosu vardır. Şevket Süreyya Aydemir, işte bu öncü kadro içinde yer alan Atatürk’ün en yakınındaki sayılı aydından biridir. O, Atamızın övgüsünü kazanmış değerli bir eğitimcidir.

Ankara Ticaret Lisesi’ni kuran ve çağdaş bir eğitim uygulayan yazara, Atamız, Cumhuriyet’in onuncu yılında takdirlerini şöyle dile getirmiştir: “Gördüklerim yüreğimi sevinç ve büyük umutla doldurdu. Türk çocuklarının yüksek kabiliyetlerine inancım tamdır… Bugün burada gördüğüm eser görülmeye ve takdir olunmaya değer en kıymetli beşarettir(müjdedir). Kıymet ve kudretini canlı eseriyle göstermiş bulunan Müdür Şevket Süreyya Bey’i takdir eder ve kendisinin daha geniş çalışma eserlerini iftiharla göreceğime olan inancımı beyan ederim...”

Atatürk’ün isteği üzerine Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile birlikte Kadro Dergisini(1932-1935) çıkaran yazar, ekonomide devletçiliği savunur. Yazarın, Atatürk dönemini inceleyen Tek Adam; İnönü dönemini inceleyen İkinci Adam; Menderes’in Dramı; Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa en bilinen eserleridir.

Kemalist felsefeyi hem yaşamında, hem de hem de tüm eserlerinde yansıtan değerli yazarımız Şevket Süreyya Aydemir’in kitaplarının arayış içindeki tüm gençler ve okurlar için bugün de ilham verici olduğunu söyleyebiliriz. Mayıs, 2017