Halil Nebiler, Türkiye'nin Fulda Boşluğu
Usta gazeteci yazar Halil Nebiler, Datça Ulusal Gönüllüleri temsilciliğinin düzenlediği yemekli söyleşinin onur konuğuydu.
Ulusal Kanal’ın sevilen ve en çok izlenen programlarından olan TELEVİZYON GAZETESİ programının yapımcısı ve sunucusu olan Halil Nebiler, Bayraklı Otel’de düzenlenen yemekli söyleşide çoğumuzun ilk kez duyduğu çarpıcı bilgiler verdi. Bunlardan biri de FULDA BOŞLUĞU idi.
Yazarın, yakında yayınlanacak olan yeni kitabında ayrıntılarıyla ele aldığı bu kavramı katılımcılar büyük bir ilgiyle dinledi.
2. Dünya Savaşı’nda ilk kez dillendirilen bu kavram şu anlama geliyor:
İnsan yoğunluğu düşük, yatırım yapılmayan(yaptırılmayan), gözden çıkarılmış bölge. Bu terim ilk kez 2. Dünya savaşı sırasında Doğu Almanya ile Batı Almanya arasındaki bölge için kullanılmış.
Türkiye’nin de bir FULDA BOŞLUĞU olduğundan söz eden Halil Nebiler, Nato’ya girişimizle ilişkilendirerek kavram hakkında belgelere dayalı çarpıcı bilgiler sundu.
Süreç, 1952’de Menderes Hükümetinin TBMM kararı olmadan Kore’ye asker göndermesiyle başlıyor. 721 şehit vererek ve aslında Anayasaya aykırı olmasına rağmen, girdiğimiz Kore Savaşının ödülü olarak NATO'ya giriyoruz.
Hemen ardından; Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerimiz, NATO tarafından "Fulda Boşluğu" ilan ediliyor ve Türkiye'nin; bu bölgeye yatırım yapması, olası bir sıcak savaş durumunda; Sovyet ordularının gireceği ilk bölge olacağı sebebiyle NATO'nun isteği ve uluslararası güvenlik anlaşmalarıyla yasaklanıyor.
Katılımcıların büyük ilgiyle dinlediği sunumda usta gazeteci bugün yaşadığımız birçok sorunun nedenlerini yabancı kaynaklardan yaptığı alıntılarla dile getirdi.
Bağımsızlığını yitiren bir ülkenin nerelere sürüklendiğini örneklerle dile getiren yazar, büyük ilgiyle dinlendi.
Yemekli söyleşide Ulusal Gönüllüleri temsilcileri adına yapılan açıklamada bağımsız ve özgür medyanın önemi vurgulandı. Medyanın büyük yalanlarla kitleleri yönlendirdiği, gerçekleri gizlediği bu nedenle Ulusal Kanal gibi bağımsız, objektif yayın yapan cesur televizyon kanalının desteklenmesinin, güçlendirilmesinin ülkemizin geleceği açısından büyük önem taşıdığı vurgulandı. Datça Ulusal Gönüllüleri temsilciliği tüm Datçalıları ULUSAL KANAL’ı güçlendirmeye yeni etkinliklerine katılmaya davet etti.
KONSTANTİNİYYE OTELİ, Zülfü Livaneli
Konstantiniyye Oteli, psikolojik derinliği olmayan karakterleriyle, mezhep ve etnik ayrımcılığı kaşıyan kişi ve olaylarıyla akılda kalıyor. Bizans’ın Konstantiniyye’sini ve İstanbul’umuzu tüm zenginliğiyle anlatan bir roman bekleyenlerde düş kırıklığı yaratıyor.
Zülfü Livaneli’nin Konstantiniyye Oteli, dünü ve bugünüyle İstanbul’u anlatma iddiasıyla 2012-2015 yılları arasında yazılmış.
Romanın konusunu Konstantiniyye Oteli’nin açılış gecesinde yaşananlar diyebiliriz. Geceye katılan ve on masaya yerleştirilmiş üç yüz konukla bu konukların bugünkü konumlarına nasıl geldikleri, gelecekte başlarına gelecek olaylara da yer veriliyor. Öte yandan yakın geçmişteki önemli toplumsal olayların da romana girdiği görülüyor: Gezi direnişi, intihar bombacıları, Uludere olayı…
Romanda ana olay ve ona bağlı yan olaylar klasik roman tarzında olduğu gibi verilmiyor; kişiler neredeyse aynı derinlikte ve yüzeysel olarak işleniyor. Birçoğu zenginliğiyle, bazıları iktidara yakınlığıyla tercih edilen tipler: Holding sahibi Ergun Bey, İmparator lakaplı Kazak iş adamı ve eşi Tanya, ihale kralı, muhafazakar yandaş iş adamı, banka sahibi, akademik çevrede tanınmış profesörler, antikacı, film yıldızı, gazeteci... Bizans İmparatorları Justinianos, Konstantinos ve Fatih Sultan Mehmet gibi tarihi kişiler de geçmişe yapılan kısa yolculuklarda ele alınıyor.
Roman değişik başlıklar altında yetmişin üstünde küçük bölümden oluşuyor. Bir buçuk sayfadan oluşan kısa kısa bölümler çoğunlukta, fakat yirmi sayfayı aşan bölüm de var.
Gezi direnişi sırasında başına gaz kapsülü isabet eden İnsan Kaynakları Müdürü Zehra Ertan ve sevgilisi Emre Karaca’nın inişli yokuşlu ilişkileri romanın omurgasını oluşturuyor.
Romanda büyülü gerçekçilik akımının etkileri görülüyor. Gerçeklikten zaman zaman uzaklaşılarak düşlere, cinlere, sohbet eden ölülere, hatta konuşan organlara yer veriliyor. Özellikle Emre Karaca’nın anlatıldığı bölümde “Boş Ev” adlı Kore yapımı filmden ve Duşan Kovaçeviç’in “Profesyonel” oyunundan etkilenilmiş olduğu izlenimi uyanıyor.
Kuşkusuz edebiyat eleştirmenleri romanı her yönden ele alıp değerlendirecektir. Edebi yönünün ötesinde, bu yazıda vurgulamak istediğim, romanda okuru derinden yaralayan iddialar ve görüşler.
Örneğin, “Roboski hâlâ kanıyor” başlığı altındaki olay ve değerlendirmeler ana konudan uzaklaşarak tartışmaların ve siyasi yorumların önünü açıyor. Masum Kürt çocuklarının ağzından milli marşımız için çok çirkin bir türkü eleştirisi yapılması romanın ne adıyla ne de konusuyla bağdaşıyor (sayfa 153). Bu eleştirilerin toplumun en saf kesimi olan çocuklara yaptırılması okuru rahatsız ediyor. Ayrıca toplumsal gerçekliği zorlayan bir anlatım dikkati çekiyor.
Aynı bölümde, Kürt yurttaşlarımıza zulüm yapıldığı iddialarına da yer veriliyor. Uludere olayı, Şırnaklı garson aracılığıyla, etnik bir zulüm olarak sergileniyor: Türkiye’de otuz dört değil, otuz dört bin Kürt çocuğu ölse, kimsenin bunun hesabını sormayacağı dile getiriliyor (sayfa 157). Uludere’de yaşananlar için, garsona, katilin Ankara ve genelkurmay başkanı olduğu saptaması yaptırılıyor (sayfa 157). Ayrıca Uludere adının Roboski biçiminde geçmesi de yazarın siyasi bir tercih içinde olduğu kuşkusu uyandırıyor.
Bizans döneminden 2015’e kadar geniş bir zaman dilimini kapsayan tarihsel olay ve kişilere yer verilen romanda, işgal yıllarından, Mustafa Kemal’den söz ediliyor mu diye merak ediyor olabilirsiniz.
İstanbul’u, dolayısıyla yurdu işgalden kurtaran Mustafa Kemal, onun İstanbul’da bulunduğu mekanlar romanda hiçbir biçimde yer almıyor; onun için yapılan İngiliz ajanı, Selanik dönmesi gibi çirkin yakıştırmalar, Işid hayranı olan bir roman kahramanına söyletiliyor.
Atatürk’ten ayrıca “Edebi ve ebedi gölgelere dair” başlıklı bölümde, müstearlar topluluğu içinde Asım Us takma adıyla söz ediliyor. Bu ad, Atatürk’ün 1937’de kısa bir süre kullandığı ve çoğumuzun bilmediği takma adı (sayfa 266).
Okuru isyan ettiren satırlar bu kadarla kalmıyor: “HH ile Emre’ye Dair” başlıklı bölümde
1910 yılında Enver, Talat, Cemal Paşaların, daha sonra çeşitli yurttaş toplulukları üzerinde uygulayacakları toplu kıyımın provasını İstanbul köpekleri üstünde yaptıkları bir kahramanı tarafından iddia ediliyor.
Burada “toplu kıyımlar” sözleriyle çok hassas bir konuya “soykırım”a gönderme yapılmış (sayfa 386). Üstelik “çeşitli yurttaş toplulukları” sözüyle birçok toplu kıyım yapıldığı iddiası ortaya atılıyor. Bir Türk yazarının romanında bir kahramanın ağzından bu ağır suçlamalara yer verilmesi şok etkisi yapıyor ve bir soru ister istemez akla geliyor: Sırada hangi soykırım iftiraları var?
Bu tür konuların bir köşe yazısında dile getirilmesi mümkünken bir roman kahramanı ağzından dile getirilmesi romana siyasi bir boyut katıyor, hatta romanın yazılma amacının sorgulanmasına neden oluyor.
Bir yazar roman kahramanlarını özgürce seçer, özgürce konuşturur; fakat bu romanın bitiminde okurun aklına bazı sorular takılıyor: Roman kişilerinin “toplu kıyım”, “Roboski hâlâ kanıyor”, “katil Ankara” değinmeleri, İstiklal Marşı eleştirileri, acaba yazarın kendi düşünceleri mi? Eğer değilse karşı tezleri savunan kişilere romanda neden yer verilmedi? Bu yapılmadığı için tek taraflı eleştiriler, Türkleri aşağılamaya, suçlamaya, giderek bir milleti yargılamaya yol açıyor.
Bitirirken, AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi)’in 15 Ekim 2015 tarihli ‘Perinçek-İsviçre’ davasının kararı ışığında şunları eklemek istiyorum: AİHM kararı, Ermeni Soykırımı yalanını bitirdi, 1915 olaylarının soykırım kapsamında olmadığını karara bağladı. Dünya kamuoyunun bu konuya bakışı değişti, daha da değişecek. Dünya hukuk tarihine geçerek içtihat oluşturan bu karardan sonra birçok ülkenin soykırım yasaları kadük (yok hükmünde) hale gelmişken “sözde soykırım”ı işleyen, ima eden bütün yazıların hiçbir önemi ve değeri kalmamıştır. Toplumsal ve tarihsel gerçeğin dışına düşmüştür.
Sonuçta, Konstantiniyye Oteli, psikolojik derinliği olmayan karakterleriyle, mezhep ve etnik ayrımcılığı kaşıyan kişi ve olaylarıyla akılda kalıyor. Bizans’ın Konstantiniyye’sini ve İstanbul’umuzu tüm zenginliğiyle anlatan bir roman bekleyenlerde düş kırıklığı yaratıyor.
Aralık 2018, Datça
YURDUMA ALÇAKLARI UĞRATMA
En zor konuları, Nasreddin Hoca, Oflu Hoca nükteciliğiyle herkese anlatma yeteneğine sahip bir büyücü. Üstelik hep haklı çıkmış bir aydın.
Nihat Genç, kendini patronu olmayan bağımsız kalem olarak tanımlar.
Yine yazılarından anlıyoruz ki yurdumuzda söyleşi için en çok çağrılan fakat hiçbir konferansından para almayan, kitaplarına ve konuşmalarına en çok ambargo uygulanan bir yazarımız.
Nihat Genç’in bu kitabında 29 aralık 2009 ile 17 mayıs 2015 tarihleri arasında yazılmış yazıları yer alıyor. O günlerde yaşanan önemli olaylara değinen geleceğe ışık tutan seçme yazılar bunlar. Her biri bilgi, duygu, akıl, vicdan ve evrensel ahlakla nakış nakış işlenmiş. Okura engin bir edebiyat zevki verirken aynı zamanda onu bilinçlendiren içeriği yoğun yazılar.
Nelere dağinmemiş ki…
Amerikancı İslamın içyüzü, Ergenekon davası, Türk medyasının halleri, yazarın bizzat yaşadıkları, Halk TV’den kovuluş öyküsü, ünlü liberallerin medya maceraları, içimizdeki kalleşler, Batının Ortadoğu macerası ve buna destek verenler, mezhepçilik, etnik milliyetçilik, Osmanlıcılık, Gezi parkı…
Yazılarına ilginç başlıklar koyuyor yazar:
Zehirli Balık Cemaat
Keşke Başbakanımız Bizim Bu Toprağın İbiş’i Olabilseydi
Soytarı Liberal Köpeklere Dersler…
En zor kavramları halkın anlayacağı yalınlıkla kısa ve öz söyleyiveriyor: Bir hukukçu olarak onun özgürlük, hukuk, eşitlik, bağımsızlık, adalet gibi soyut kavramları kolayca anlatışına, ete kemiğe büründürmesine hayranlık duydum.
Nihat Genç, keskin zekası, sivri dili, engin bilgi birikimiyle Türk medyasındaki ihaneti, TV’lerin kimlere hangi mihraklara alet olduğunu açıklıyor. Yazarların maskesini cesurca düşürüyor. Öylesine söylenivermiş izlenimi uyandıran cümleleri, aslında titiz bir yazı emekçisinin alın terinin ürünü ve berrak bir pınar gibi ruhumuzu serinletiyor.
Sözü, duygularıma tercüman olan aşağıdaki cümlesiyle bitirelim:“Sevgili yurdum, seyrettiğimiz hazan değil enkaz hiç değil, cehennem ateşi içindeyiz.”“Kırkikindiler gibi yeniden gireceğiz ülkemizin ovalarına.” Kasım, 2018
https://docs.google.com/document/d/1tE4-eJCp-bGso2cXYzY8JsRtiTBbjo862NF0ZMdfI4E/edit
https://docs.google.com/document/d/1tE4-eJCp-bGso2cXYzY8JsRtiTBbjo862NF0ZMdfI4E/edit
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)